Bu akşam Konya’da Celâleddin-i Rûmî’nin düğün gecesinin kutlanışına katılacağız. Bu büyük şahsiyetin ölümü, kendi koyduğu isimle “şeb-i arus” yani “düğün gecesi” olarak adlandırılmakta. Mevlânâ Allah’a kavuştuğu günün bir ayrılık değil, düğün gecesi olduğunu belirterek arkasından kimsenin üzülmemesini, yas tutmamasını söylemişti. Peki niçin? Neden dolayı, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, her ölümlü insan gibi ömrünün sonlanmasından, yok olmaktan korkmuyor? Niçin ölümünü bir kavuşma olarak görüyor? Bunun nedeni Mevlânâ’nın felsefesinde gizli. Gelin buna daha yakından bakalım: Elimde, kızım Aylin’in verdiği bir kitap var: Adı “Evolution Of Consciousness yani “Bilincin Evrimi.” Stanford Üniversitesi hocalarından Robert Ornstein tarafından yazılmış olan bu harika kitapta, insan bilincinin zaman içindeki evrimi ve düşünce biçimlerimizin orijinleri araştırılıyor. Bu kitabın birinci bölümünün başına Mevlânâ’dan bir alıntı konulmuş: Mevlânâ şöyle diyor: “Başlangıçta sen çamurdun. Mineral olmaktan çıkıp, bitki oldun. Bitkiden hayvana dönüştün, hayvandan insana. Bütün bu dönemler boyunca insanoğlu nereye gittiğini bilemiyordu ama bir yolculuğa çıkarılmıştı. Ve daha da geçeceğin yüzlerce değişik dünya var. Zihnin binlerce değişik biçimi vardır.” İngilizceden çevirdiğim bu metnin orijinaline ne kadar yakın düştüğünü bilemiyorum ama burada Mevlânâ, dünyanın durmadan birbirine dönüşen enerji formlarından oluştuğunu anlatıyor. Ornstein ise Darvin prensipleriyle Mevlânâ felsefesinin örtüştüğüne ve insan zihni hakkındaki en kapsamlı perspektifi sunduğuna inanıyor. Darwin’in “Doğal seleksiyon”u çevreye bilinçsiz olarak uyum göstermekle başlıyor. İnsanoğlunda ise başka faktörler de rol oynuyor. Beyin hücrelerinin gelişmesi sayesinde, bilinçli bir ayıklama ve seçme işlemi uygulayabiliyoruz. Çevreye uyum körlemesine ve bilinçsiz olarak başlıyor ama daha sonra bir yaratıcılığa dönüşüyor, insan organizması dünyaya uyum gösterebilecek bir adaptasyonu seçiyor. İşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin ölümden korkmamasının ve bunu daha yüksek bir aşamaya kavuşma olarak görmesinin açıklaması bu. Çünkü o ölümü bir son değil, geçilmesi gereken bir kapı olarak görmekte. Mevlânâ gibi büyük bir şair, filozof, bilim adamı ve inanç önderi elbette bütün insanlığın mirasıdır. Ama biz O’nun torunları olarak kendimizi O’na daha yakın hissediyoruz. Ve bu akşam Konya’da, dünyaya yedi yüz yıldır ışık saçan bu büyük felsefenin heyecanını duyarak, Mevlânâ’yı bir kez daha anacağız. 21. yüzyılda yönünü kaybetmiş ve karanlıklara sapmış gibi görünen Türkiye’nin, bir an önce O’nun aydınlığına kavuşmasını dileyeceğiz.
