Ankara’dayım. Havada kar kokusu var. Kar kokusunu bilmeyen bilmez; anlatılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu yüzden belki de kar kokusu yerine kar duygusu demek daha doğru. Danimarkalı romancı Peter Hoeg “Smilla’nın Kar Duygusu” adlı nefis bir roman yazmıştı. Kar duygusu insanın içini tazelikle doldurur. Her solukta, yaşadığınızı bir kez daha farkedersiniz. Sanki ağzınızdan içeri süzülen hava değil, Ülkü Tamer’in güzel şiirinde olduğu gibi serin gökyüzüdür. Gökyüzünü soluyor gibi olursunuz. Ankara kar altında. Ahmed Arif kar altındaki Ankara’nın şiirini yazmıştı. Geceleri sokak lambalarının vurduğu beyaz kar birikintilerinin içimde yarattığı buruk tat, acaba bu şehirde gençliğimi aramamdan mı ileri geliyor, yoksa herkes mi bu duyguya kapılır bilemiyorum. Ama ben Ankara’daki kar manzarasını gençliğimde bir hapisane avlusundan da seyrettim, Çankaya’nın cam ağaçlarının dallarında da, Gaziosmanpaşa’nın neşeli günlerinde de, Kuğulu Rark’ta da. Bir Anadolu türküsü “Pencereden kar geliyor!” diyor, sonra da hemen ekliyor “Gurbet bana zor geliyor.” Anadolu insanı zaten hep zor gurbetlerin, ayrılıkların, hasretlerin, bitip tükenmek bilmeyen acıların türküsünü söylüyor. “Karlı dağlar ne olur!” diye dağlara yalvarıyor. Bizde, dünyanın birçok ülkesinin aksine, bahar sevincinden çok kar hüznünün türküleri, şiirleri vardır. Bahardan söz eden türkümüz çok azdır bizim, bunun yerine bol bol karlı dağlardan, karlı yollardan söz açılır. Bu kervana ben de büyük Nazım’ın “Karlı Kayın Ormanı” şiiriyle katılmış bulunuyorum. Yunanlıların özü denizcidir, ruhları deniz kıyılarında rahat eder. Bu yüzden Pers ordularının önünden kaçan Helenler denize kavuştukları zaman “Thallasa, thallasa” (Deniz, deniz) diye çığlıklar atmışlardır. Çünkü artık kendi ortamlarına kavuşmuşlardır, denizde nasıl olsa işin bir kolayını bulurlar. Aynı duygu Almanlarda, ormana girdikleri zaman uyanır. Orman onların doğal ortamlarıdır ve Kara Ormanlar’in sık ve gölgeli ağaçları onların ruhunda yanan Nibelungen ateşlerini harlatır, her Alman kendini Siegfried gibi hisseder. Biz ise bozkır ve dağ insanlarıyız. Orta Asya Türklerinin çaldığı kopuzların ezgileri hep at koşusu ritmindedir. Bizim halk müziğimize de sinmiştir bu ritim. Ama ruhumuzun nefes aldığı gerçek ortam dağlardır. “Hey dağlar, karlı dağlar..” dendiği zaman bile Türklerin ruhu heyecanla ürperir. Dağ özgürlüktür, tazeliktir, temizliktir, otoriteye başkaldırmaktır, bireyselliktir. Bu yüzden “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” diyen Dadaloğlu nün seslenişi, kuşaktan kuşağa aktarılır. “Arkam sensin, kal’am sensin dağlar hey!” denilir. Ve kar Anadolu’nun yorganıdır. Ayıplarımızı, açılanınızı, ağıtlarımızı, feryatlarımızı örter; aynen Sarıkamış’ta donmuş Mehmetçik’in üstüne yağan kar gibi. Meclis çalışmaları için geldiğim Ankara’da bunca politik konu dururken aklım niye bu kar ve dağ meselesine takıldı bilmem ki. Neyse, bu yazıyı da böyle kabul edin. Çünkü içimden geldi.
