Akıl gözünü dünyaya açarken kitap okuma alışkanlığı edinen ve temel kavramları büyük edebiyat eserlerinden öğrenenler, ticaretin ve siyasetin insan hayatı üzerindeki önemini kavramakta güçlük çekerler. Bir ömür boyu sürüp giden bir nahifliktir bu. Çünkü Dante, Shakespeare, Şeyh Galip, Dede Korkut, Homeros, Cervantes, Şirazlı Sadi, Baki, Dostoyevski gibi yaratıcıların kitapları her zaman, insan ruhunun yücelmesinden, duyguların incelmesinden dem vurmuş ve ticareti, alım-satımı dışlayan bir dünya oluşturmuştur. Onları en çok ilgilendiren, insanlığın halleridir: Aşk, nefret, ölüm, kıskançlık, intikam, dostluk, yiğitlik… Bazıları da varlık bilmecesini çözme yolunda kafa yormuş ve insan ruhunun kurtuluşunu, huzura erme biçimlerini aramıştır. Bu kitapları okuyup heyecanlanarak yetişenlerin odaklandığı konular bunlardır. Ticaretin gücünü görünce şaşırıp kalması da bu yüzden.
Amerika başta olmak üzere Batı ülkeleri eskiden beri “St. Valentin” gününü kutlarlardı ama Türkiye’de “Sevgililer Günü” diye bir şey bilinmezdi. Şimdi ortalık Sevgililer Günü’yle inliyor. En önemli özelliği de iyice sertleşmiş olan bu kanamalı ülkede, çiçekler, hediyeler satılması ve insanların kitle halinde mal alacağı yeni bir gün icat edilmesi. İşte ticaretin, toplumları yönlendirme gücü burada ortaya çıkıyor. Bizim akıl erdiremediğimiz bir mekanizma bu. Oysa sevgililerin birbirlerine verebileceği en güzel hediye insanca, saygılıca, duyarlıca davranmaktır. Hem de bir tek 14 Şubat’ta değil, bütün bir ömür boyu.
Yıllar önce bir dergide, Türkiye’de aşk şarkılarının mevcut olmadığını öne sürmüştüm. Güzelim Karacaoğlan türkülerini ya da Şevki Bey’in şarkılarını değil, son zamanlarda ortaya çıkan popüler parçaları kastediyorum. Bugün de düşüncem aynı. Gencecik insanlar, sevgililerine duydukları yakıcı aşkı anlatacak yerde durmadan, yeni bir aşk bulmaktan, karşısındakini çatlatmaktan söz ediyor. Şarkı sözleri beddualarla, ilenmelerle, kendisini bırakıp giden sevgiliye nispet yapıp başkalarını bulmakla, inanılmaz sövgü ve tehditlerle dolu. Elbette bu parçaların müziği de sözlerine uygun oluyor ve bir uyum ve iç sızısı çağrıştırması gereken aşk şarkıları, duygusuz, hırçın, çığlık çığlığa haykırılan ilenmelere dönüşüyor.
Bu parçalar duygulu değil, duygusal! Ve duygusallık da, duyguyu öldüren en önemli saptırma. Derin duygu fırtınaları içinde yaşayan insanlar bu yapay duygusallığı görmeye dayanamaz bile. İşte Türkiye’de televizyon izleyen, gazete okuyan birçok kişi bu yüzden acı çekmekte.
