Aslına bakarsanız edebiyat ve moda yan yana gelmemesi gereken iki kelime. Aynen bilim ve moda, tıp ve moda, din ve moda gibi. Ama neylersiniz ki, o kadim edebiyat gelenekleri de bu çağın moda akımlarının saldırılarına maruz kalıyor. Bir ara Fransa’da “Nouveau Roman” (Yeni Roman) akımı çıkmış epeyce de gürültü koparmıştı. Alain Robbe-Grillet, Marguarite Duras gibi yazarlar, kişisiz roman yazmaya soyunmuşlardı. Sonunda unutuldu gitti, hiçbiri akılda kalmadı. Sovyetler Birliği’nin, edebiyatı propaganda aracı olarak gören Jdanov’cu “Sosyalist Gerçekçilik” akımı da büyük bir eser veremedi. Doğrusu “Bilinç Akımı” ve “Magic Realism” (Büyülü Gerçekçilik) denilen akımların dünyaya birçok büyük eser kazandırmış olduğunu itiraf etmeliyim ama bunlar modadan çok, kaynağını psikolojiden (ilki) ve halk yaratılarından, masallardan (ikincisi) alan çok esaslı çalışmalardı. 20. yüzyılın ideolojik yönlendirmelerinden, ideallerden, söylevlerden sıkılanlar ise kendilerini “post modern” limanına attılar. Ne var ki “post modern” yaratılar, ne olduğu değil, ne olmadığı daha kolay tanımlanacak ürünler olarak belirdi. Artık geçmeye başlayan bu modada iyi ve kötü eserler yan yana durdu. Zaten “post modern”in kendisi de değişik parçaları birleştirerek yapılan rengârenk yorganlara benzemiyor muydu? Edebiyat modalarının en büyük zararı, genç yazarlar üzerindeki aşırı etkileri olarak gösterilebilir sanırım. Çünkü her genç yazar, yayınlanmak ister. Bunun için geçmesi gereken ilk sınav, kitabını bir yayınevinin beğenmesi ve basmaya değer bulmasıdır. Bu yüzden, genç yazar, istese de istemese de yayınevlerini etkisi altına alan modalara uymak zorunda hisseder kendini. Böylece bütün gücünü, hikâyesini en iyi dille, en uygun üslupla anlatmak yerine, o sıralarda geçerli olan tarzda yazmaya verir. Kim bilir kaç yetenek bu yolda kaybolup gitmiştir. İki yıl önce İngiltere’de ilginç bir edebiyat skandalı gündeme geldi. Birisi oturup, ünlü yazar Jane Austen’in az bilinen bir romanını daktilo etmiş ve kendi adıyla otuzdan fazla yayınevine göndermiş. İnanır mısınız, yayınevlerinden hiçbirisi kitabı basmaya değer bulmamış. Aynı deney birçok büyük yazar için tekrarlanabilir ve büyük bir ihtimalle sonuç aynı olur. Çünkü “modaya uygun yazmak”, iyi yazmanın önüne geçmiş durumda. Bu yüzden genç yazarlar; okurlar için değil, edebiyat çevreleri, yayınevleri ve ödül jürileri için yazıyorlar. Özgün ve yeni olmaya çalışıyorlar, modaların etkisinde kalıyorlar. Bu yöntemler de onları klasik, büyük edebiyat yolundan, ana damardan, her zaman geçerli olan anlatıcı geleneğinden koparıyor. Böylece az okunuyorlar çünkü okurlarına okuma zevki vermiyorlar.
Bir arkadaşım vardı. Atonal piyano çaldığını öne sürer, tuşlara gelişigüzel basardı. Bir akor basmasını, bir melodi çalmasını isteseniz, bunu başarabileceği şüpheliydi. Ama o, büyük bir özgüvenle, bunun da “kendi ifadesi” olduğunu söylüyordu. Sanatta böyle şey olmaz. İnsan her türlü yaratıcı yeniliğe, hatta delilik sayılacak yapıtlara imza atabilir ama bunun için klasik dönemlerden geçmiş olması gerekir. Picasso, kendi tarzını yaratma hakkını, o muazzam klasik dönemlerinden sonra kazandı. Bundan ötesi, doğru dürüst köpek resmi çizmeyi beceremeyen kişinin, üzerine boyalar sürdüğü bir tuali, “modern resim” diye yutturmaya çalışmasına benzer ki, maalesef böyleleri de pek eksik değil. Bu biraz da aşırı örneği romana uygularsak ortaya şöyle bir kural çıkıyor: Önce yazar olma maharetini ispat et. Savaş ve Barış, Buddenbrooks, Ses ve Öfke gibi bir roman yazabileceğini, o mimariyi, roman mühendisliğini, karakter yaratma ve okutma becerisini kanıtla; sonra roman sanatına yenilik getirmek için istediğin denemeyi yap. Unutmayalım ki James Joyce “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”ni yazmış, Stephan Dedalus karakterini yaratmış, daha da önemlisi “Ölüler” gibi eserler vermiş büyük bir yazardı. Bu yazıları yazarken zaman zaman, fazla aşırı, keskin genellemeler mi yapıyorum diye kuşkuya kapılmıyorum değil. Belki normal bir ortamda daha soğukkanlı, daha iddiasız yazılar yazabilirdim. Ama özellikle bazı genç yazarlar üzerinde uygulanan baskı ve edebiyatın hayattan sürülüp çıkarılışı beni çok üzüyor. Bu yüzden okurları olabildiğince sarsmaya, bir başka açıdan bakmalarını sağlamaya çalışıyorum. Çünkü çabalarına yazık oluyor. Onları yönlendirecek, doğru yolu gösterecek edebiyat eleştirmenleri de yok ortada. Mesela bu işi en iyi yapabilecek olanlardan kadim dostum Doğan Hızlan, kavgalara karışmamaya eğilimli, barışçı bir mizacı olduğu için roman eleştirisinden uzak duruyor. Oysa engin kültürü ve edebiyat bilgisiyle edebiyatımızda bir Belinski, Lukas, Caudwell işlevini yerine getirebilirdi. Talat Halman hoca da öyle.
NOT: Ahmet Altan (yazar olan değil) bir not göndermiş. Paul Auster’e haksızlık yaptığımı düşünüyor. Haklı olabilir. Auster benim de sevdiğim, ilgilendiğim bir yazar ama ne yapayım ki karakter yaratma yetisi eksik. Aslında Auster’in hikâye yazarı olması gerekirdi diye düşünüyorum. Çünkü roman mimarisini bilmiyor. Mesela Sunset Park’ta, anlatıcının hayatını değiştirdiğini anlattığı, ağabeyinin ölümüne sebep olma travması birkaç paragrafla geçiştirilmiş. Amerikan beyzbol oyuncularının maceralarına ise sayfalar ayrılmış. İnsan psikolojisinde böyle bir şey olmaz. Post modern edebiyatın, kopyala/yapıştır yönteminin zayıflığının ilginç bir örneği bu. Okurumuz Ahmet Altan (Allah korusun) abisini öldürse bu onun hayatında futbolculardan daha mı az yer tutar? Unutmayalım ki edebiyat; ilginç gösteriler yapma, ilgili ilgisiz bir sürü bilgi verme, okyanus balıklarından karıncaların hayatına kadar bir sürü gereksiz romanın ilerlemesine yardım etmeyen internet bilgilerini doldurmak değil, insanı anlatma sanatıdır. Bunun da temeli psikolojidir. Gılgamış’tan, Homeros’tan bu yana değişmeyen bir gerçektir bu.
