Bu konuyu yazmaya niyetim yoktu ama Zeynep Oral gibi birçok sevgili dostum, bu gözlemleri anlatmaya değer buldular. Nasreddin Hoca’nın “Ye Kürküm Ye!” fıkrasını andıran bir pasaport hikayesi bu! Maksadım kendimden söz etmek değil, bir gerçeği örnek vererek vurgulamak!

***

Birkaç aydır Birleşmiş Milletler'in verdiği kırmızı, büyükelçi pasaportuyla dolaşıyorum. Bu özel pasaport, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin imzasıyla, her ülkeden, pasaportu taşıyan özel görevliye çeşitli konularda yardımcı olunmasını rica ediyor. 1947'de kabul edilen bir anlaşmaya göre, bu tip pasaport taşıyanların hukuki dokunulmazlıkları da var. Bu yüzden dünya gümrükleri ve polisleri, bu el kadar kırmızı kitapçık sayesinde, sihirli değnek dokunmuşçasına değiştiler. Bırakın vizeyi ve sorgulamaları, el bagajımı bile röntgenden geçirmiyorlar. Oysa ben, aynı insan olduğum halde o gümrüklerde ne sıkıntılar çekmiştim!

SAHTE PASAPORT

Ben, ilk pasaportumu hiç göremedim. Ankara emniyetinde birinci şubeye, pasaportumu almaya gittiğim gün askeri yönetim tarafından gözaltına alındım ve bir daha o pasaportu soramadım bile İkinci pasaportum 12 Mart darbesinin karanlık günlerinde, dördüncü kez içeri alınmak üzereyken, rahmetli Onat Kutlar'ın sağladığı bir sahte pasaporttu. Askerler tarafından saçma nedenlerle üç kez hapsedilmiştim. Birincide suçum kitap bulundurmak(!), ikincisinde Karadeniz'de "Titrek Hamsi Hücresi" adıyla hayali bir örgüt kurmak(!), üçüncüsünde de Uğur Mumcu, Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz ve diğer arkadaşlarla birlikte uçak kaçırmak(!)tı. Şimdi size saçma sapan gelen bu gerekçelerle askeri zindanlarda inim inim inlemenin, işin gücün bozulmasının, evden eve taşınmanın, gece yarısı baskınlara uğramanın, işkencelere tanık olmanın ne anlama geldiğini bilen bilir! O zamanki Babıali'nin, şimdiki İkitelli'nin birçok saygın yazarı, farkında değildirler bunun. Çünkü bugün demokratlık ve sivillik oynayan birçok yazar, o yıllarda bizleri durmadan askerlere ihbar etmek ve katlimize ferman çıkarmak için uğraşıyordu. Dördüncü kez arandığımı duyunca sahte pasaportla yurt dışına çıkmak zorunda kaldım: Pasaportta Mehmet Yılmaz Basmacı adı vardı. İlk pasaportum da buydu. İkinci pasaportum İsveç'te verilen "politik mülteci" kimliğiydi. Üçüncüsü ise Türkiye Cumhuriyeti'nin, yasal pasaportu. Bunların üçüyle de büyük sıkıntılar çektim, vize kuyruklarında bekledim, gümrüklerde potansiyel suçlu ya da eroin kaçakçısı olmadığımı anlatmak için kendimi anlattım.

YE KÜRKÜM YE!

Şimdi Birleşmiş Milletler'in özel pasaportuyla, dünya havaalanlarında bir kırmızı halı sermedikleri kalıyor. Oysa ben aynı insanım. Bütün bu pasaportları taşırken, aynı düşüncelere sahiptim. Kişiliğimde ve fikirlerimde bir fark yok. Eksiği ve fazlasıyla, hayatı boyunca sanatı ve kültürü savunmuş, hiçbir örgüte ve eyleme katılmamış, şiddeti sürekli lanetlemiş, barış, dostluk ve demokrasi dilemiş bir insanım. Ama önemli olan benim nasıl bir birey olduğum ve ne düşündüğüm değil, beş kuruşluk kağıt parçaları. Sana uygun görülen kağıt parçalarıyla rezil olabildiğin gibi vezir de olabiliyorsun. Dünyanın her yanını ahtapot gibi sarmış bürokrasi ağının, anlamsızlığına daha iyi bir örnek olabilir mi? Bu yüzden Nasreddin Hoca da çok haklı, Franz Kafka da. Kırmızı pasaportu her kullandığımda, geçmiş günler ve bu örnekler aklıma geliyor ve acı acı gülümsüyorum.

Not: Sözünü ettiğim kırmızı pasaportun, Türkiye ile ve Dışişleri Bakanlığı'yla hiç ilgisi yoktur. Tamamıyla yurt dışında düzenlenmiş, Türk makamlarının karışmadığı, "Birleşmiş Milletler Özel Görevlisi" pasaportudur.