Ufku Türk iç politikasıyla sınırlı olanlar bu başlığa bakıp, TÜSİAD’ın Tansu Çiller’e son seslenişi olarak yorumlayabilirlerse de “Elveda Cariyem”, dünyayı sarsmış bir filmin adı. Şu sıralar bizde de gösteriliyor. Geçen yıl Pekin’de izlediğimizde beni çok etkilemiş olan geleneksel Pekin Operası’nın iki oyuncusu çevresinde örülen hikaye, Çin’in yakın tarihini, çarpıncı görüntülerle anlatıyor. İki operacı gelenek baskısından sıyrılırken, Japon işgalinin, komünist rejimin ve kültür ihtilalinin terörüne uğruyorlar. Arka arkaya gelen bu toplumsal şiddet dönemleri, ilişkilerini ve kişiliklerini paramparça ediyor.

Nisan ayında Singapur’da izlediğim “Ruhlar Evi” filmi, aynı şiddetli, Şilili bir aitin çevresinde örüyordu. İsabet Allende’nin ünlü romanından yapılan bu film, yüreğimizi Şili askerlerinin postallarıyla eziyordu.

Henüz Türkiye’ye gelmemiş bir başka film, Oliver Stone’un “Heaven and Earth” adlı son çalışması, Vietnam’daki Amerikan ve Vietkong terörünü, Vietnamlı bir köylü kızın bakış açısından vermeyi deniyordu.

Bu çağdaş filmlerin ortak özelliği, ayrı ülkelerde, ayrı iklimlerde geçseler bile toplumsal olayları çığrından çıkardığı “şiddet” olgusunun insanlara çektirdiği inanılmaz acılardı. Şiddet bazen Pinochet’nin faşist askeri kılığına giriyordu. Kimi zaman Mao’nun kültür ihtilalinde kendini uçsuz bucaksız bir fanatizme kaptırmış komünist gençlik oluyor, sonra Vietnam’daki Amerikalı askere dönüşüyordu. Değişik ideolojiler adına aynı suçları işliyorlar, vatanı kurtarmak için insanlara işkence ediyor, onları öldürüyorlardı. Ortak noktaları sonsuz bir acımasızlık, sonsuz bir vahşetti.

Türkiye’deki sağ iktidarlar, insan haklarına sahip çıkan her aydını, komünist diktatörlük kurmak istemekle suçladı. Onlara göre, “insan hakları” bir bahaneydi. Asıl amaçları, bu eleştirilerle mevcut düzeni yıkmak ve yerine kendi inandıkları sistemi getirmekti. Yanılıyorlardı. Dünyadaki onurlu sanatçılar her sistemdeki, her rejimdeki zulme karşı çıkmayı namus bilen insanlardı. İnsan haklarını savunan Türk aydınlarının büyük bir bölümü, eğer Sovyetler’de doğmuş olsa Kızılordu işgaline, İspanya’da doğmuş olsa Franco rejimine karşı mücadele verecekti. Çünkü işkencenin, dayağın, zulmün ideolojisi yoktu. Çeşitli ülkelerde vatan ve din uğruna şiddet uygulayanlar, faşist de olsa komünist de nasıl birbirinin tıpatıp aynıysa, bu şiddete karşı çıkan sanatçılar da birbirine benziyor. Dünyada işkenceler ve buna karşı çıkanlar cepheleşiyor. Hem de hiçbir ideoloji, ülke ve din ayrımı yapmadan.