Osmanlı İmparatorluğu, gelişme dönemindeki en büyük yarayı “Fetret Devri” denilen iç kayalar döneminde aldı. Koskoca imparatorlukta bir yönetim boşluğu belirmişti. Mülkün sahibi belli değildi. Tahta kimin oturacağı kavgaları, imparatorluğa on üç yıl kaybettirdi. Ülke on üç yıl boyunca kaptansız bir gemi gibi kayalara çarpıp durdu. Şehzadeler için birinci amaç, ötekini tepelemek ve padişah olmaktı. Bu, hikayenin karanlık yüzü.

Bir de aydınlık yüzü var:İmparatorluk “Fetret Devri”ni atlattıktan sonra yeniden yapılandı ve Osmanlı’nın gerçek yükselişi, o kargaşa döneminden sonra başladı. Her şeyin bittiği, ülkenin iç kavgalarda tükendiği sanılırken, imparatorluk Fatih Sultan Mehmet gibi, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük padişahlara gebeydi. Bizans’ı devirecek, İstanbul’u alacak, Viyana’yı kuşatacak günler vardı önünde. Ne var ki o dönemde, iç kavgalardan, “nifak”tan bunalmış Anadolu insanına ya da “münevveran” a sorsanız, kapkara bir umutsuzluktan başka bir cevap veremezlerdi size.

Bu ülke, tarihi boyunca ne çektiyse iç kavgadan çekti. Şu anda da bir “Fetret Devri” yaşamaktayız. Geleceğimiz karanlık görünüyor. Ankara’daki siyasi parti kavgaları hepimizin içini karartıyor. Liderlerin, bencil hesaplarla kirlenmiş politik hırsları artık bıkkınlık vermekte. Bir ay sonra ne durumda olacağımızı kestiren bir tek kişi yok. Banka genel müdürleri, on gün sonraki dolar kurunu hesaplayamıyor: Meclis, siyasi bir çözümsüzlük içine sıkışmış durumda. Peki ne oluyoruz? Batıyor muyuz? Bir ülke nasıl batar? Gemi gibi mi?

Ne olursa olsun ben bu “Fetret Devri”ni de aşacağımıza inanıyorum. Gereksiz bir iyimserlik içinde değilim. Elimde veriler, reçeteler yok! Kimseye umut vermeye de çalışmıyorum. Bu topraklarda yaşanan tarih, beni bu sonuca ulaştırıyor. İçimiz sızlayarak seyrettiğimiz “Kurtuluş” dizisinde de iç kavgalar, kan ve ateş günlerindeki ihanetler boy göstermiyor mu? Bir yandan cephede çarpışmak zorunda olan Mustafa Kemal ve arkadaşları bir yandan da meclisteki ihanetlere, arkadan bıçaklamalara karşı ayakta kalma mücadelesi veriyor. Demek ki bu toplumda her zaman ihanetler ve bencil kişilik kavgaları gündemde kalmış. Ne var ki en karışık, en mutsuz görünen dönemler, pırıltılı, aydınlık günlerin müjdesi olmuş. Garip gel-gitler içinde yaşamışız. Geçmişimiz, sanki karanlıkla aydınlığın durmadan yer değiştirdiği bir gölge oyunu. Bu sıkıntıdan da çıkaracağız. Hiç beklenmedik siyasi çözümler baş gösterecek. En büyük güvencem, bu kez herkesin durumun ciddi olduğunu kavraması ve külahını önünde koyup düşünmeye koyulması. Bu kaygıların yoğunluğu, mutlaka yeni çareler üretecektir.