Bir köyün imamı ölmüş. Yerine imam yapacak kişi bulamamışlar ve ünlü sarhoş Bekri Mustafa’yı, hiç olmazsa okuma yazma biliyor diye imam yapmışlar. Gel zaman git zaman köyde birisi ölmüş. Bekri Mustafa cenaze namazını kıldırmış ve tabuta eğilip, “Öbür tarafa gittiğinde” demiş, “buradan sual edecek olurlarsa fazla bir şey söylemene gerek yok. Bekri Mustafa bizim köye imam oldu de, onlar anlar.”

Dün, SABAH’ın manşetinde Çay-Kur’un paketlerini taklit ederek, piyasaya sahte çay süren ve bu yüzden Çay-Kur tarafından mahkemeye verilen Tuncer Ergüven’in, aynı kuruma genel müdür yapıldığını okuyunca bu güzel hikayeyi hatırladım. Elleri değmişken Kemal Horzum’u da Emlak Bankası’na genel müdür yapıversinler, olup bitsin!

Gene de fazla üzülmeye gerek yok. Artık iyice anladım ki rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlık bir ülkeyi batırmıyor. Türker Alkan’ın “Siyasal Ahlak ve Siyasal Ahlaksızlık” adlı kitabını okumak benim içimi rahatlattı. Pazar günü sizin de içiniz açılsın diye bazı bölümleri aktarıyorum.

“Sultan Süleyman devrine gelindiğinde, rüşvet devlet çarkını tümüyle sarmıştı. 1607 eylülünde, İngiliz elçisi Henry Lello, Venedik Doçuna, Osmanlı Devleti’nin bütün işlerine rüşvetin hakim olduğunu söylemiştir. 17. yüzyılın genel karakteri, rüşvet iktisadi deyimiyle ifade olunmuştur…Memurluğa atanmak, rüşvetle mümkün oluyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra memurluklar artırma ile satılır olmuştu. Vezirlik veya valilik makamları 50.000 altına gidiyordu. Sancak beyliği 10.000-30.000 Taler (gümüş para) ediyordu. Göreve bir kez atanmak yetmiyordu kuşkusuz, azledilmemek için de sürekli olarak rüşvet vermek gerekiyordu. Tabii ki devlet büyüklerine verilen bu rüşvetler, halktan alınan rüşvet ve haraçlarla telafi ediliyordu. Rüşvet yaşamın her kesitine girmişti. Hacı adayları hacca gidebilmek için bile rüşvet vermek zorunda kalıyorlardı. Gümrüklerde, yollarda, sağlık ve bayındırlık hizmetlerinde, maliyede ve vergi toplanmasında rüşvetsiz iş görülmez olmuştu… Yolsuzluk ve rüşvet, adalet mekanizmasında da bolca görülmüştür. Miri paraları ve malları zimmetlerine geçiren, kendisine emanet edilmiş malları satan, resmi defterleri ve evrakı tahrif ederek çıkar sağlayan…kadılar her tarafta görülüyordu. Öyle ki malı çalınan bir kimsenin malını geri almak için kadıya ödediği rüşvet, genellikle çalınan malın değerinden daha fazla oluyordu. (Mumcu, 1969: 125-131)

Bu hale gelmiş bir devlet, yaşamını yüzlerce yıl sürdürebildiğine göre korkacak bir şey yok demektir. Biz de kolay kolay pes etmeyiz. İşte size iyimser bir pazar yazısı.