Prens Charles’in kapanış törenine kalığı UNESCO İyiniyet Büyükelçileri toplantısının son akşamını yazmaya hiç niyetim yoktu. Ama öyle tuhaf olaylar oldu ki anlatmadan geçmek yazık. Gariplik binanın yedinci katındaki Lowendall salonunda başladı. Şampanyalı bir davet için topladıkları büyükelçilere “Şurada sıraya girin!” dediler. “Niçin?” diye sorduğumuzda da “His Royal Highness”le tanışacağımız söylendi. Tabii, hemen oradan uzaklaştığımı belirtmeme gerek yok. Sabri Esat’ın çevirisindeki Cyrano gibi “İstemem, eksik olsun. Majesteleri ile el sıkışıp da ne olacak. Nasıl olsa ben onu tanırım, o beni tanımaz” diye düşünüp odaya geçtim. Bir de baktım ki arkadaşların çoğu da orada. Sadece bir iki büyükelçi dışarıda kalıp prensi bekledi. Jean-Michel Jarre daha sonra, “Prenses Diana çok yakın arkadaşımdı. Ondan bahsettik” diye açıklama gereği duydu. Neyse… Biraz sonra prens hazretleri korumalarıyla, maiyet memurlarıyla arz-ı endam etti ve odaya gelip bizlerle konuşma lütfunda bulundu. Aslında bakmayın böyle keskin bir dil kullandığıma; çevresindekiler yaygarayı koparıyor ama adamcağızın bu işlerde hiç kabahati yok. Hatta alçakgönüllü, yumuşak ve mizah duygusunu hiç yitirmeyen birisi olduğu söylenebilir. İnce bir beden, ortanın biraz üstünde bir boy, pembe ve kılcal damarları görünen bir cildin altındaki ince hatlı yüz, lacivert blazer, şatafatlı bir kravat ve üst cebe sıkıştırılmış çarşaf gibi bir mendil. Prensi görür görmez aklıma Türk zenginleri geldi ve giyim stillerini nereden aldıklarını anladım. Bizde eski kuşak aydınlar Fransa, iş adamları ise İngiltere hayranı olurdu. Şimdi Amerika hepsini birbirine benzetti. Geçelim.

Prens hepimizle biraz sohbet etti, hangi dallardan ve ülkelerden geldiğimizi sordu. Anlattık. Genel Direktörün açıklamaları sayesinde, Abbey Road stüdyosunda Londra Senfoni Orkestrasıyla kayıtlar yaptığımı öğrenmesi ona ne kazandırdı bilmiyorum ama bütün söylediklerimizi, sanki çok ilgisini çekiyormuş gibi ilgiyle dinlemesi ve küçük cevaplar hazırlaması hüzün verici bir şeydi doğrusu. Görevi böyle binlerce kişiyi dinlemek ve ilgileniyor gibi görünmekti. Prens yalnız ve sıkılan bir adam izlenimi uyandırdı bende. Daha sonra “Royal Gala” denilen konseri izlemek için UNESCO’nun büyük konser salonuna inildi. Prensi orta sıraların biraz önündeki bir yere oturttular, en öne değil. Çünkü buraların aristokrat ve burjuvaları en ön sıradan müzik dinlenemeyeceğini biliyor. Darısı bizim protokolün başına. Konserden sonra “His Royal Highness” sahneye çıkıp elindeki kağıtlara bakarak konuşmasını yaparken ne oldu biliyor musunuz: Elektrik kesildi. Paris’in göbeğinde UNESCO binasında Galler Prensi konuşma yaparken ışıklar gidiverdi .Adamcağız elindeki kağıtları hışırdattı, okumaya çalıştı ve sonra espriyi patlattı: “Yakın gözlüğümü unuttuğum için okuyamıyorum.” Herkes gülüyordu ama korumalardaki telaşı görmeliydiniz. Doğrusu ilk anda hepimizin aklından suikast ihtimali geçmedi değil. Neyse ki birkaç dakika sonra elektrik geldi ve prens, birdenbire üstüne tutulan projektörün kamaştırdığı çipil gözleriyle metnini okuyup bitirdi. Aslında çok sıkıcı bir gece olacağını düşünmüştüm ve ayaklarım geri geri gitmişti, yarım saat durur kaçarım diyordum ama epey eğlenceli geçti doğrusu. Prens’in şakacılığı ona da bize de rahat nefes aldırdı. Dönüşte, soğuk Paris gecesinde metroya doğru yürürken, aklıma rahmetli Mahzuni’nin dizesi geldi: “Prenstir ama insandır!” diye mırıldandım.