Bir süre yurt dışında kaldıktan sonra Türkiye’ye dönmek güzeldir ama bunun için ufak bir şok sonucu sersemlemeyi göze almanız gerekir. Sözünü ettiğim şok, THY uçağında dağıtılan Türk gazetelerini okumaktır. Birkaç gündür ayrı olduğunuz memleketinizdeki en son haberleri almak için hasretle gazetelere saldırırsınız. Uzak kaldığınız yurdunuzda neler olup bittiğini öğrenmek istersiniz. Okudukça içiniz kapanır, yüzünüz asılır, dehşete düşersiniz. Bıyıklı bir adam tecavüze uğrayan öz kızını fare zehiri kattığı pideyle öldürmüş. Yol kenarında kıvranan kızı içi sızlamadan seyretmiş. “Hiç pişman değilim. Namusumu temizledim.” diyor. “Bir hayvanın tecavüzüne uğradıysa, zavallı kızın ne suçu var?” diye sormak geliyor içinizden. Fare zehiri iç organları parçalayarak öldürüyor. Yani en acılı ölüm. Sizce bu adam, gelecek yıl Avrupa Birliği yurttaşı mı olacak? Eğer öyleyse, vah Avrupa’nın haline. Bir başka haberde yine bir babanın kızlarını kurşuna dizdiği duyuruluyor. Onun da derdi namusmuş. Avrupa Komisyonu Raporu’nda töre cinayetlerine dikkat çekiliyor ve bu işte bir azalma olmadığı vurgulanıyor.Nasıl azalma olsun ki! Töre cinayetlerine yol açan zihniyet Türkiye’de etkisini giderek artırıyor. Bir kadının saçının telinin görünmesiyle namusun elden gideceği ve erkeklerin saldıracağı zihniyeti, bırakın halkı, aydınları ve köşe yazarlarını bile yanına çekmiş durumda. Gazetelerde bunları görüyorsunuz. İktidara yaltaklık etme manşetlerini ve köşe yazılarını mideniz bulanarak okuyorsunuz. Bunların yanında ise birkaç kıllı maganda “sanatçı” ve orasını burasını açmış kenar mahalle dilberi. Türkiye gerçekten bu kadar çürümüş mü; yoksa gazeteler mi böyle bir hava yaratıyor diye soruyorsunuz kendi kendinize. Ama bir kez daha farkına varıyorsunuz ki Türkiye denilen ülke dünyanın dışındadır. Uygar dünya için geçerli olan değerler, düşünceler ve kavramlar bu ülkede tersine çevrilmiştir. Uygar dünya, bizim sınırlarımızda biter. İçinizi bir parça ferahlatan tek şey ise gazetelerde rastladığınız tanıdık, dürüst, aydınlık yazılar oluyor. Sayıları çok azalsa da hâlâ namuslu yazarlar kaldığını görmek bir parça teselli veriyor. “Bravo, bravo!” diyerek ve her satırına katılarak okuyorsunuz. Toplu çıldırmaya kapılmamış birkaç insan kaldığına seviniyorsunuz.
