Dünya Değişirken – Zülfü Livaneli
Küçükköy öfkeli…
Gazi Mahallesi kızgın…
Cem evi yasta!
Kurşunlanmış kahve küskün…
Yağmurda ıslanmış sokaklara barikatlar kurulmuş. Aşağıda polis, asker barikatları, dikenli teller, panzerler.
Mahallenin yukarı bölümünde ters çevrilmiş otomobiller ve parçalanmış tahtalarla yapılan halk barikatları.
Olay bölgesine gidişimizin amacı biraz izlemek, biraz yansıtmak ama daha çok acılı dostlarımıza güç vermek ve onları bugün en çok ihtiyaç duyulan şeye; sakin olmaya çağırmak.
Ama ilk andan itibaren kontrol bizim elimizden çıkıyor.
Bir dostunu görmek isteyen öfkeli ve acılı kalabalık bir deniz gibi kabarıyor ve beni aldığı gibi inşaat tepelerine, arka yollara, barikatların arkalarına götürüyor.
Yarım kalmış bir inşaatın tepesinden binlerce insana sesimi duyurmak istiyorum. “Sakin olun kardeşler!” diye bağırıyorum avazım çıktığı kadar. “Acınızı paylaşmaya geldik. Sizi tahrik etmek istiyorlar. Bu tuzağa düşmeyin.”
Çevremdeki kalabalık sıkışıyor. Gençler kolkola girip dalga dalga üzerimize gelen baskıyı hafifletmeye ve beni korumaya çalışıyorlar.
Bu arada bir ses benim de yaralandığımı haykırıyor. Belki de çevremizdeki halkaları genişletmek amacı taşıyor bu cümle.
Ama tam tersi oluyor ve kalabalıktaki heyecan artıyor.
Çevremdeki gruplar bir denizin dalgaları gibi beni askerin ve polisin bulunmadığı barikatlara doğru götürüyor.
İki taraflı evlerde, yarım kalmış, tuğlalı, sıvasız yapıların pencerelerinde ürkmüş çocuk gözleri, kaygıyla sokağa bakan kadınlar…
Sanki İstanbul’un göbeğinde değiliz de savaşan Beyrut’un barikatlarında ya da Bosna’nın arka sokaklarındayız.
Yürürken, içi yanan gençler birbirinin sesini bastırmaya çalışarak: “Bizi öldürüyorlar Zülfü abi!” diye bağırıyor. “Hepimizi tek tek öldürecekler. Bizim de silahlanıp dövüşmemiz lazım. Öyle de öleceğiz, böyle de! Bizim de gücümüz var. 20 milyonuz.”
“Sakin olun kardeşler!” diyorum. “Böyle yaparsanız onların istediği gibi davranmış, oyuna gelmiş olursunuz. Zaten bunu istiyorlar. Dün geceki saldırının amacı sizi sokağa döküp, askerle, polisle çarpıştırmak. Aman oyuna gelmeyin.”
Yaşlı bir kadın kalabalığı yararak geliyor, boynuma sarılarak: “Bizim senden başka kimsemiz yok.” diyerek ağlıyor. “Sesimizi duyur. Bizi öldürtme!”
Dokunsan ağlayacak hale geliyorum ve tepelere doğru gittikçe büyüyen kalabalıkla sürüklenip gidiyoruz.
Belki bir kilometreden fazla devam ediyor bu gidiş.
Daha sonra, sokak barikatlarını geçer geçmez o ıssız, yaralı kahveyi görüyorum. Ağır silahların izleri duruyor camlarında.
Kahveye giriyorum. Loş, yarı karanlık, inanılmaz bir hüzün çökmüş…”Küskün Kahvenin Türküsü” bile kalmamış.
Pir Sultan’dan bu yana ezilen, öldürülen, zulmedilen insanların sessiz çığlıkları asılı duvarlarda.
Bir de duvarlarda korkunç delikler açmış mermilerin izleri.
***
Kahveden çıkıp derneğe ve Cemevi’ne gidiyoruz.
Çevremdeki gençlerin inanılmaz gücü olmasa ezileceğiz. Canla başla çırpınıp, bunu iterek, onu devirerek koruyorlar çemberi.
Dernekte mikrofon ve hoparlör var:
Oradaki acılı kalabalığa “Kardeşler, büyük acınızı paylaşmaya geldik” diyorum. “Yalnız değilsiniz. Yüreğimiz sizinle birlikte dağlanıyor. Cenazeler buraya getirilecek. Sakin olup, olay çıkarmadan beklemenizi rica ediyorum hepinizden.”
Hiçbir yetkili yok ortalarda. Siyasiler de yok.
Gençlerden birisi “Gelemezler zaten. Korkarlar” diyor.
CHP Kağıthane İlçe Başkanı Cafer Dursun ve Hüseyin Türkmen sabah kalkıp gitmişler, olayları yatıştırmaya çalışıyorlar.
Gençler polise hiç güvenmiyor. Polisin çekilmesini, askerin kalmasını istiyorlar.
Polisin halka ateş açtığını ve arkadaşlarının öldüğünü anlatıyorlar.
Not: Bu yazı geçen yıl yayınlanmıştır. O acı günün atmosferini daha iyi yansıtmak için, aynen yayınlıyoruz.
