Bembeyaz saçı ve sakalıyla İlhan Koman’ı gördüm. Karısı ve dört çocuğuyla Hulda gemisinde yaşıyor, geminin demirli olduğu koydaki bir mağarada da heykellerini yapıyor. O sıralarda “Umacı” adlı bir heykel üstünde çalışmakta. Bir de Atlas Copco şirketinin bahçesine dikilecek çelikten bir heykel yapıyor. “Hacimsiz” diyor bu heykel için; yepyeni bir form yarattığını söylüyor. Yıllar onu haklı çıkaracak ve bu biçim, “Koman formu” adı altında ansiklopedilere girecek. Koman’ın karısı, uzun sarı saçlı Kerstin gemiye gelen herkese gülümsüyor. Çocuklar ya güvertede ya hamağa uzanmış ya da dışarıda oyundalar. İlhan Koman gemideki yaşamını Türkiye’den gelen genç dostlarla paylaşmaktan mutluluk duyuyor. Kimimiz makarna yapıyoruz, kimimiz güverte tahtalarını temizliyoruz. Akşamları da tahta masanın başında saatler boyu Türkiye konuşuyoruz. Bana gelen CD’ler böyle bir akşamın kaydı. İlhan Koman, Aşık Nesimi, Aşık Daimi ve 32 yıl önceki ben; oturmuş koyu bir sohbet tutturmuşuz. Arada bir sazlarımızı curalarımızı ele alıp yakası açılmadık derin Anadolu türküleri söylüyoruz. Aşıklar, bir süre kalmak için Stockholm’e gelmişler. Bizim küçük talebe evinde kalıyorlar. CD’lerde sadece türküler yok; sessizlikler, konuşmalar, gülmeler, fıkralar, şakalar, kaygılı sohbetler birbirini kovalıyor. Dinliyorum ve kendimize inanamıyorum. Bu ben miyim gerçekten; Aşık Nesimi sahiden Sivas’ta Madımak Otel’de yakıldı mı, Aşık Daimi ve İlhan Koman sahiden öldü mü? Bu dostlar yok mu artık? CD’deki insanlardan bir tek benim sağ kalmış olmam inanılmaz geliyor. İlhan Koman öldükten sonra yakıldı, Aşık Nesimi ise yakılarak öldü. Ben de o kayıtlardaki insan mıyım, yoksa başka biri mi? Yaşam dediğin gerçekten tuhaf bir şey.