Orta yaş kuşaklarıyla gençler arasında bir çatışma olması kaçınılmazdır. Değişen dünya koşullarının, gençlerle ana-babaları karşı karşıya getirmesi en beylik gerçeklerden biri. Bizim kuşak da bu kuralı bozmayarak daha yaşlı kuşaklarla çatıştı. Şimdi de orta yaşlı olarak, gençlerin beğenilerini ve kafa yapılarını anlamaya çalışıyoruz. “Kıl oldum abi” şarkısının simgeleştirdiği bu gençlik, “Amma velakin”lerle, “Şamata”larla, “Karambol”lerle dans ediyor. Hangi televizyon kanalını çevirseniz orada zıplayan, dans eden ve sevgilisine gözdağı veren gençlerle karşılaşıyorsunuz. Zeynep Atikkan, başarılı bir çalışmayla bu dönemin analizini yapmaya çalıştı: Bu bir ilerleme mi, Türk insanının baş kaldırısı mı yoksa bir yoksullaştırma ve sığlaşma mı? Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülebilir. Ama işin bir yönü var ki dikkatten kaçıyor.

Biz, Türkiye’nin daha yaşlı kuşaklarına karşı bir kültür mücadelesi verdik. Bazı parlak ve zeki insanlar hariç , bizden önceki kuşaklar dünya kültürüne kapalı bir taşra atmosferinde yaşıyordu. Oysa biz, dünyayı, egzistansiyalizmi, marksizmi, Kafka’yı, Sartre’ı, İbn-i Haldun’u, positivizmi, Hegel’i, 19. Yüzyul Rus romanını, Proust’u, Ezra Pound’u, Elliot’u merak ediyorduk. Denize döküleceği noktaya doğru coşkuyla koşan bir nehir gibi, debisi yüksek bir susuzlukla elimize geçen her şeyi okuyup dünyalı olmaya çalışıyorduk. Okulda öğrendiklerimiz bize yetmiyordu. Hayat kitaplardaydı. Bu yüzden gençlik odalarımız Haçaturyan dinleyip, Dos Passos okuduğumuz, Mukaddime ile Saf Aklın Eleştirisi’ni aynı anda tartıştığımız birer kültür mabedine dönmüştü. Ben, arkadaşlarım arasında Kuran’ı, İncil’i ve Tevrat’ı okumamış çok az insan biliyorum. Bazı politikacıların suçlamaya çalıştığı gibi tek boyutlu bir Marksist eğitim değildi bizimki. İnsanoğlunun bütün zenginliğimi sindirme çabasıydı. Bu çaba bizi Pir Sultan dinlerken Giacometti heykeli üzerinde düşünmeye götürdü.

Şimdi orta yaşlı kuşaklar olarak bizden sonrakilere karşı da bir kültür mücadelesi veriyoruz. İşte bu noktada işler tersine dönüyor. Kitap fuarlarını, tiyatroları, sergileri dolduran ve ne mutlu ki bizim ailenin gençlerinin de aralarında olduğu on binlerce genç insana haksızlık ettiğim sanılmasın. Onları saygıyla ve sevgiyle bağrıma basıyorum. Ne var ki genele baktığımızda, sevgilisine durmadan “faka bastırmayı”, “hava atmayı” ve yeni bir sevgili bulup eskisini çatlatmayı iş edinmiş bir kuşağı anlayamıyorum ve eski kuşaklara karşı verdiğimiz mücadeleyi bu kez daha genç kuşaklarla tekrar etme durumunda kalıyoruz. O zaman da ben buna “kuşak çatışması” değil, “kültür çatışması” adını vermek zorunda kalıyorum.