İmparatorluklar, bir ırkın üstünlüğü esasına dayanıp, diğer kültürleri dışlayamaz. Asimilasyon politikalarının uzun süreci dışında, her kültürle karşılıklı etkileşime girmek zorundadırlar. Yoksa imparatorluk olmanın koşulları gerçekleşmez. Çeşitli ırk ve kültürleri, kendi bünyesinde barındıramaz. Osmanlı İmparatorluğu da Türk ırkının üstünlüğüne dayalı bir imparatorluk değildi. Türkçülük hareketleri, 19. yüzyılın milliyetçilik akımlarının etkisiyle yaratılan ve özellikle Diyarbakırlı Ziya Gökalp tarafından doktrinleştirilen bir uluslaşma ideolojisidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin harcını oluşturan bu ideoloji, Osmanlı İmparatorluğundan devr alınan onca değişik kültüre ve zengin Anadolu çeşitliliğine tek tip üniforma giydirme uğraştı. Türk ulusu yalnız “imtiyazsız ve sınıfsız” değil, aynı zamanda “hafızasız” da olacaktı. Yani insanlar yüzlerce yıldır konuştukları ana dillerini, folklor ve kültürel zenginliklerini unutacak ve ortak “Batılı Türk “kimliğinde buluşacaktı. İmparatorluktan arta kalan toplumsal renklilik, kendisine biçilen bu giysiye sığmadı ve bugünlerde artan bir şiddetle yaşadığımız gibi bu giysinin dikişleri atmaya başladı. Cumhurbaşkanı‘ nın “anayasal yurtdaşlık” dediği kavram, bu yüzden gündeme geldi.

Tarih boyunca aşırı bir kimlik değişimine uğramış ve çok değişken ögeleri içinde barındırmış olan Türkler, Çin’le Yugoslavya gibi birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan iki ülkeyle de ortak bağlara sahip, Asyalılık, Orta Doğululuk, Akdenizlilik, Kafkasya ve Balkan çekim merkezleriyle birlikte yaşayan bir kültürel gökkuşağı yarattı.

Tek tip üniformaya sığmayan bu kültürel gökkuşağından yepyeni bir sentez dolmasını özlüyordum. Yıllar önce yayınladığım yazılar, bunca değişik kültür kategorisinin, özgür bir yaratı ortamı içinde birbiriyle ilişkiye girmesi ve sonunda evrensel bir “sentez“ oluşturması özlemini dinlendiriyordu. Ne var ki yıllar geçtikçe böyle bir“sentez” in gerekli olmadığını (belki mümkün de olmadığını) anladım. Bütün sorun değişik kategorilerin birbirlerine saygı duymaları, bununla da yetinmeyip birbirlerini anlamaya çalışmalarıdır birlikte yaşayacaksa, kimsenin “ötekini kendisine benzetmeye “hakkı yok. Hele bunu zorlamayla yapmaya kalkmak, Türkiye’ye karşı işlenecek en büyük suç. Var olan bütün inanç ve kültürleri, eşit saygınlıkta benimsemek ve içimize sindirmek durumundayız. Bu da gerçek anlamıyla “demokrasi “nin işlemesi demek. Şu anda ülkede çatışmalar yaratan çeşitliliğimizin bir “gökkuşağı avantajı“ na dönüşmesi, ancak ve ancak sağlıklı bir demokrasiyle mümkün olacak.