Türkiyeli bir insanı, diğer insanlardan ayıran ve birbirine benzeştiren özellikler nelerdir? Türkiye insanı kendisini hangi kültürel referanslarla özdeş kılar?Türkiye’de yaşayan herkesin giyeceği tek tip bir giysi, yani bir ortak kimlik var mıdır? Bu sorular yıllardan beri benim ve birçok yazarın gündeminden düşmedi. Çünkü “kimlik bunalımı”nı Türkiye’nin en önemli sorunu olarak görüyorduk.
Sevgili Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı”nı bu konuya ayırmış olması, yıllarca üzerinde kafa yorduğumuz bir sorunu güncelleştirmesi bakımından ilginçti. Toplantıda Aziz Nesin, Hüseyin Hatemi ve Agah Oktay Güner, Türk kimliğinin tanımlanması çabalarından çok, kendi bakış açılarını anlattılar. Doğu Ergil ve Bozkurt Güvenç’in çabaları ise daha çok, bu kargaşaya bir tanım getirme kaygısına dayanıyordu. Bozkurt Güvenç yıllar önce, Meksika kimliğine çok özgün bir bakış geliştiren muhteşem bir kitabı, Octavip Paz’ın “Yalnızlık Dolambacı”nı Türkçe’ye kazandırmıştı. Yazdığı önsözde, Türkiye’de de birisinin böyle bir çalışma yapması özlemini dile getiriyordu.
”Yalnızlık Dolambacı” kitabını en az üç kere okumuştum. Böyle bir kimlik araştırmasını neden bilim adamlarının değil de Octavio Paz gibi bir şairin yaptığı takılmıştı aklıma. Belki de Aziz Nesin’in dediği gibi kişiliğin, psikolojinin, kolektif bilinçaltının, sosyolojik oluşumların, tarihin iç içe geçtiği bu alan, metodolojik düşünme kadar sezgilerle varılan sonuçları da önemsemeyi gerektiriyordu. Karmaşık kimlik labirentlerde dolaşanların elindeki kroki, bir sanatçının sezgileriyle de güçlendirilmeliydi.
Öyle ya, bugün kendi dönemiyle ilgili önemli referans olarak okuduğumuz Balzac, politik tavır bakımından son derece yanlış birisiydi. Gelişen cumhuriyet fikrine karşı monarşiyi desteklemiş bir dar görüşlüydü. Ne var ki yanlış düşüncelerine rağmen sanatçı sezgiyle yazdığı kitapları, dönemindeki Fransız toplumunu en iyi analizidir.
Türk kimliği”ne ilişkim düşüncelerimi ilk kez, 1978 yılında Cumhuriyet gazetesinde bir yazı dizisinde açıklamıştım. Şimdi o yazılara bakınca sorunu doğru koyduğumu ama çözüm konusunda fena halde yanıldığımı görüyorum. O yıllarda henüz bu yoğunlukta dile getirilmeyen “kimlik kargaşa”sını görmeyi ve bir ölçüde sınıflamayı başarmışım ve bunu Türkiye’nin ana sorunu olarak nitelemişim ama sonunda pragmatik çözümler önererek, asla gerçekleşemeyecek modeller ortaya çıkarmışım. “Kişi kusurunu bilmek gibi irfan olmaz.” denilmemiş midir? Bu kusuru da yarın anlatayım.
