Hani şarkılara klip çekmek adet oldu ya, biz de yeni çıkan "Yangın Yeri" kasetimiz için bir klip çekmeye giriştik. Dostum Ataol Behramoğlu'nun güzelim Yangın Yeri şiiri öyle her klibi kaldırmaz! Öylesine gülümseyen bir hüznü var ki ona denk düşecek konuyu bulmak kolay değil. Neyse; senaryoyu yazdım. Ayakkabı boyayan iki çocuk arıyoruz: İstanbul sokaklarında her gün gördüğümüz binlerce boyacı çocuğa benzer kavruk, hüzünlü, çelimsiz ve kocaman gözlü çocuklar. Ne var ki reklam ajanslarının listelerinde böyle çocuklar yok. Kataloglarında iyi beslenmiş, pırıl pırıl taranmış, yakışıklı, hafif tombul, sarışın çocuklar boy gösteriyor. Bunlar çikolata ve margarin reklamlarına uyar ama bizim klipte işi yok.

***

Derken bir gün, yardımcım Bahattin her zamanki becerikliliğiyle sokakta rastladığı iki boyacı çocuğu, çekim stüdyosu olan Film Sokağı'na getiriyor. Dokuz on yaşlarında iki çelimsiz oğlan. Biri sarışın, biri esmer. Üstlerinde rengi atmış birer eski tişört, birer kirli pantolon. Omuzlarına, boyacı sandığı denilemeyecek birer tahta kutu asmışlar. Ayakkabı boyatan müşterinin isterse giymesi için, birer çift kahverengi plastik terliği de kollarına takmışlar. Saçları, üç numara tıraşın biraz uzamış hali! Perişan görünüyorlar ama bir yan dan da duruşlarında, davranışlarında dehşetli bir onur, müthiş bir ağırbaşlılık. Şımarıklık yapma lüksüne sahip olmadan yetişen çocuklar bunlar. Görür görmez içim ısınıyor. İsimlerini soruyorum. Sarışını Kemal diyor, esmer koca gözlü olanı Hamza. Ben de ismimi söylüyorum. Hafife alarak gülüyorlar; Biz seni biliriz diyorlar. Nereliler? Siirt'li! İkisi de Kürt. Ana dilleri Kürtçe. Türkçeyi doğu aksanıyla ve biraz da zorlanarak konuşuyorlar. Tahta kutularıyla akşama kadar İstanbul'u dolaşıp, 20 bin liraya ayakkabı boyatacak insanlar bularak, ailelerinin geçimine yardım etmek niyetindeler.

***

Hamza ve Kemal'le iki gün birlikte oluyor ve klip çekiyoruz. Zeki, cin gibi, leb demeden leblebiyi anlayan, onurlu, kişilikli çocuklar. Çekim aralarında oturup sohbet ediyoruz. Köylerinde kimsenin kalmadığını, herkesin buraya geldiğini anlatıyorlar. Sonra da sanki bir çocuk oyunundan söz eder gibi, dünyanın en sıradan olaylarını anlatır edasıyla ve sözü birbirlerinin ağzından kaparak dehşet verici şeyler anlatıyorlar. Yakılmış köylerden, vurulmuş akrabalardan, göç eden ailelerden söz ediyorlar. Ne bir yakınma ifadesi, ne bir şikayet! El kadar çocuklar, kısacık ömürlerine öyle çok acıyı ve dramı sıkıştırmışlar ki artık bunların hiç biri dram gibi gelmiyor onlara. "Yaşam budur!" der gibiler. Daha öfkeli görünen sarışın Kemal'e, İstanbul'u sevip sevmediğini soruyorum. "Yok!" diyor. "İstanbul batsın! Nesini seveyim?" Doğru! Kemal ve Hamza İstanbul'un nesini sevsin! S, Körfez, Çubuklu 29 gibi lüks lokantalarını ve Paşa diskosunu mu? Akşamüstü barlarını mı? Hafta sonlarındaki kotra gezintilerini mi? Televizyon diline "açılışlar, davetler" olarak yerleşen havyarlı, somonlu partileri mi? Onların İstanbul'u bu değil. Bu çocukların İstanbul'u, tıklım tıkış binilen otobüslerde çile çekilen, sokaklarından sefalet fışkıran, yangın yerine dönmüş bir zalim İstanbul.

***

Hamza ve Kemal, Siirt'teki köylerine geri dönecek mi dönmeyecek mi bilmiyorum. Onlara ve aynı koşullarda yaşayan yüzbinlerce çocuğa ne olacak? Nasıl yetişecek, hangi eğitimi alacak ve pırıl pırıl bilenmiş zekalarını nasıl kullanacaklar? Kendilerine çok görülmüş bir yaşamı, başkalarına da zehir etmek için mi şartlanacaklar yoksa o çocuksu sevecenlikleri hep kalacak mı içlerinde? Bunların hiç birini bilemiyorum ama bildiğim tek şey Hamza ile Kemal'i çok sevdiğim ve bu çocuklar için kaygılandığım. Bunlar bizim, gözümüzün bebeği çocuklar. Ve biz, hayatın olanca zalimliğini onların sıska omuzlarına bindirmekten geri durmuyoruz.

***

Ayrılırken birbirimize sarılıyoruz ve hilesiz çocuk gülüşlerindeki sıcaklık ve safiyetin yüreğimi kanırttığını hissediyorum.