Modern hayat bize ne düşünme zamanı bırakır ne de okuma. Televizyon karşısında geçen esaret saatleri bizi oyalar gibi görünürken, durmadan mesajlar aktarır. Nasıl düşünmemiz, nasıl eğlenmemiz neyi sevip neyi sevmememiz, neyi yararlı neyi zararlı bulmamız, hangi politik çizgilerde yürümemiz gerektiği hakkında sürekli tembihler alırız. Düşünmeden yaşarız. Kafalarımız, çıkarlarımızın nerede olduğunu sezmemize yarayan antenlere, duyargalara dönüşmüştür. Kitaplar ise bir başka sürgün malzemesidir. Oysa çeşme-i irfandan kana kana içen birçok kişi de yaşamaktadır bu memlekette. Ama onlar rejim tarafından pek iyi gözle bakılmayan ve vatana sadakat duygularının zayıflığından kuşku duyulan yurttaşlardır. Sürüden ayrılan insanı hiçbir rejim sevmez. Sürüden ayrılmanın, birey olmanın ve kendi kafasıyla düşünmenin en önemli göstergesi ise okumaktır.
Yüzyıllar boyunca büyük düşünürlerin, sanat ve bilim insanlarının ilkesi hep bu olmuştur: “Yaşamda sadelik, düşüncede ihtişam!” Çünkü insanoğlu sadece gövdesini beslemek, giydirmek ve ona zevk vermek için yaşayamaz. Bunlar da yaşamın içindedir ama gövdeyi abartmak ve yaşamın tek amacı haline getirmek tehlikelidir. Bedensel zevklere adanmış yaşamlardaki tatminsizlik ve mutsuzluk kimsenin gözünden kaçmaz. Hedonizmin en büyük çelişkisi, ölümün yoğunluğunu artırması ve yaşamla kontrastını ortaya çıkarmasıdır. Eğer böyle olmasaydı, insanoğlu dostluk, dayanışma, merhamet gibi duygulara gerek duymazdı ki! Bu yüzden “yaşamda sadelik, düşüncede ihtişam” hiçbir zaman etkisini yitirmeyecek bir ilke.
20. Yüzyıl uygarlığı iş bölümü ve ihtisaslaşma denilen çarpıklığı o kadar ileri götürdü ki bir sürü mekanik uzman yarattı. Bütünü göremeyen, olaylar arasında sebep sonuç ilişkisi kuramayan saçma sapan uzmanlar! Hepsinin kafasında çekmeceler ve bölmeler var. Gerekli bilgiyi ait olduğu çekmeceye koyuyor ve diğer çekmecelerle karıştırmıyorlar. Oysa bilgi, çağrışımlarla, sezgilerle güçlenmeli ve değişik kategoriler arasında bağlantılar kurabilmeli. Çağrışımlar yoluyla düşünmenin kategorik düşünmekten bin kat üstün olduğuna inanıyorum. 20. Yüzyıl uygarlığından önceki dönemlerde, böyle delice bir ihtisaslaşma tutkusu yoktu. Bütün çağlarda bilim ve sanat yakınlaşmış ve aynı kişilerde yüceltilmişti. Rönesans sanatçıları hem resim yaparlar hem matematikle, astronomi ve anatomiyle ilgilenir hem de müzik aleti çalarlardı. İslam uygarlığında da çok iyi bildiğimiz gibi, bilim adamı, şair, müzisyen, matematikçi ve tabip filozoflar çoktu. Bu bilge kişiler bilimin ve sanatın yücelerek kesiştiği noktada parlayan yıldızın ışığını görebilen insanlardı. Bir evren kavrayışı oluşturabiliyorlardı. İş bölümü denilen hastalık, bu çapta kişilerin yaratısını engelliyor.
