Biliyorum! Başlık “Her Musa’nın bir firavunu vardır” deyişini aklınıza getirdi . Doğrudur. Son aylarda Boris Yeltsin’in yükselişini izliyorsunuz.” Gorbaçov’u devredecek olan adam”, “Rus halkının kurtarıcısı”, “Rusya Federasyonu’nun güçlü önderi.” Siyasi gelişmelerin, Yeltsin gibi birisini Gorbaçov düzeyine çıkaracağını sanmıyorum ama durum Gorbaçov-Yeltsin ilişkisinden daha karışık. Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, saydamlık ve yeniden yapılanma politikalarına başladığı zaman, işin bu boyuta geleceğini düşünemiyordu. Yıllarca baskı altında yaşamış ve sesi çıkmamış federasyonlar, Cumhuriyetler ve onların adı duyulmadık politikacılarının, böyle delicesine bir isteriye kapılacaklarını bilemezdi. Bırakın Stalin dönemine ve Gulag kamplarını, Brejnev, Andropov , Çemenko… Bu liderler döneminde neredeydi Yeltsin, neredeydi Litvanyalılar, neredeydi ayrılıkçı hareketler? Zoru görünce kıpırdamayan, baskıya tepki göstermeyen, devlete sadık bir yurttaş olmanın erdemli görüntüsü altında gizlenen baylar, daha özgür ve daha demokratik bir Sovyetler Birliği yaratmak isteyen Gorbaçov’un can düşmanı kesildiler. Bir an düşünelim: Eğer Sovyetler’de, Gorbaçov reformları olmasaydı, şu sırada, eski liderlerden birisi başta olsaydı, Yeltsin ne yapacaktı? Kremlin koridorlarında derin ve sessiz bir ihtiram içinde sırasını bekleyen Litvanya başbakanını selamlayacak ve önünü ilikleyerek “huzura kabul” edilmeyi bekleyecekti. Şimdi, Gorbaçov’un yarattığı özgürlük ortamından yararlanarak onu, Sovyetler birliğindeki bütün problemlerin sebebi olarak suçluyorlar. Bu durum bizi ister istemez özgürlük ve sorumluluk ilişkisine düşünmeye çağırıyor: Baskı altında yaşamış toplumlardaki ani özgürlükler, patlamalara ve özgürlük ortamını yok edecek tepkilere yol açıyor. Dostoyevski, Rusya’da, köleliğin kaldırılmasını bu açıdan yorumluyordu. Yüzyıllar boyu ağır baskılar altında yaşamış olan müjikler, özgür bir yurttaş oldukları andan itibaren, geçmiş dönemin öcünü alır gibi suç işliyor, saldırıyor, St. Petersburg sokaklarına cehennemi çeviriyorlardı. Özgürlük ve sorumluluk ikilemini en iyi anlamış sanatçılardan birisi de Federico Fellini’dir. Büyük yönetmen bu konudaki felsefeyi sorunlarını irdelediği bir film yaptı: Orkestra Provası. Film bir salonda, senfonik orkestranın provasını anlatır. Orkestradaki bireycilik, özgürlük eğilimi şefe karşı bir direnmeyi dönüşür. Aslında özgürlüklerden ve orkestradan yana olan yumuşak şef, orkestranın kontrolünü getirmeye başlar. Özgürlük sarhoşluğu içindeki orkestra üyelere, kendi kafalarına göre, apayrı, şeyler çalmayı koyulurlar. Bu düzensiz seslerin yarattığı kaos içinde, kimi enstrümanını duvara vura vura parçalar, kimi ortalığa işer, kadın ve erkek müzisyenler masanın altında sevişmeye başlar. Zavallı şef, hareketler ve saldırılar altında çırpınmaktadır. Fellini bu kargaşa içinde binanın duvara inen büyük bir balyozun sesini duyurur arada bir, gösterir de. Bina yıkmakta kullanılan, vincin ucundaki zincire bağlı dev gülle gittikçe artan bir sıklıkta duvarı dövmektedir. Orkestra üyeleri sesleri duyarlar ama aldırmazlar. Sonunda beklediğimiz olur ve dev balyoz duvarı deler. Müzisyenler dehşet ve korku içinde birbirlerine sokulurlar. Kravatlar düzeltilir, saçlara biçim verilir, tozlar silkelenir ve tahmin edeceğiniz gibi yeni bir şef gelir. Çalgılarının başındaki müzisyenler, derin bir saygı ve korku içinde, yeni şefin saldırgan, azarlayan konuşmasını dinlerler. Fellini burada şefi, hitlere benzeyen bir sesle Almanca konuşturmuştur. Duvarda açılmış olan deliğin ötesinde, dev balyoz tehdit edici bir kıpırtısızlıkla durmaktadır. Fellini böylece özgürlük ve sorumluluk hakkında ne düşündüğünü bilgece aktarıyor bize. Ama bir film insanları gözünü açmaya yetmiyor ki! Gorbaçov bugün zor durumda ama Sovyetler Birliği‘ndeki yeniden yapılanmanın merkezinde yer alıyor. Çevresindeki değişik eğilimlerin hepsini dengelemek zorunda. Boris Yeltsin, “daha fazla piyasa ekonomisi, daha çok kapitalizim“ diye bağırırken, Igor Ligaçev ve arkadaşları Gorbaçov’u “komünizmi yıkmak “la suçluyor. Cumhuriyetlerin her biri kendi türküsünü çağırıyor. Arbat sokağı’ndaki gençler, müstehcen Gorbi kuklalarıyla kendilerine özgürlük getirmiş olan adamı aşağılıyorlar. Ermeniler, Azeriler, Kırgızlar, Özbekler, Misket Türkleri birbirine girmiş. (Neredeyse koca Sovyetlerde iç çarpışmaların hepsinde Türk boyları var.) bir taraftada bütün bu olayları gözleyen, tedirgin, sinirli Kızılordu generalleri. Sovyetler bugün Fellini’nin orkestrası gibi. Eğer bu kaos, filmdeki gibi bir balyozla sonuçlanırsa, yitiren yalnız Sovyetler Birliği olmayacak. Biz hepimiz, tek tek, çok şey yitireceğiz. 1986 yılında “Gorbaçov hareketi Sovyetler’de demokrasiyi geliştirecek ve bunun etkisi dünyanın her yerinde görülecek“ diye yazmıştım. “Hatta Gorbaçovun Türkiye’deki demokratik gelişmeye de katkısı olacak.“ Ve oldu da. Gorbaçov, 20. yüzyılın sonunda, bu çıldırmış, kendini yok etmeye hazırlanan dünyamızda, barış ve dostluk yaratmış olan adamdır. Dünyanın her bölgesindeki aydınların sorumluluğu, bu umuda sahip çıkmak, yakılmış olan bu özgürlük meşalesini söndürmemektir. Mihail Sergeyeviç’in savaşı, tek tek hepimiz adına verilen, insanlık onurunun savaşıdır.
