TEM yolunda, sol şeritten ilerliyoruz. Yasal sınırlar içinde epeyce süratliyiz. Önümüz bomboş. İlerde orta şeritte bir kamyon gidiyor. Tam yaklaştığımız sırada koskoca kamyon birden sol şeride giriyor. Ne işaret veriyor, ne bir uyarı yapıyor ve birdenbire kırıyor direksiyonu. Böyle bir geçiş için hiç bir neden yok. Yolun her yanı ve kendi önü bomboş. Bir anda önümüze çıkan dev kamyona çarpmamak için olanca gücümüzle frene basıyoruz ve gerilimli bir kaç saniye geçtikten sonra çarpmadan durabildiğimizi ve hayatta olduğumuzu farkediyoruz. 34 HZC 59 plakalı kamyon şoförü keyifle yoluna devam ediyor. Direksiyondaki adam, sürücü değil, potansiyel bir katil: Bugüne kadar şans eseri adam öldürmediyse bile yakında öldürecek. Ya önüne çıktığı bir arabada bütün bir aileyi yok edecek, ya da yedi yaşında bir ilkokul çocuğunun kemiklerini kıracak. Sonra da bu katile hiç bir şey olmayacak. Biraz uzun süren duruşmalar, para cezaları, aflar... derken kurtulacak.

Bu gerilimi yaşarken aklıma hemen Hıncal'ın yazıları geliyor. Hıncal artık çığlıklar atmaya başladı. Çünkü soğukkanlı yazılarla insanları sarsamadığını ve bir vurdumduymazlar ülkesinde yaşamakta olduğunu anladı. Yılmadan her gün yazıyor, uyarıyor, kızıyor, yalvarıyor, rica ediyor ama aldıran yok. Bu kez sayılarla örnekler vermeye başlıyor. "Yedi yılda Van'ın nüfusu kadar kurban verdik trafiğe" diyor. "İzmir nüfusu kadar da yaralı."

İnsanları sarsabilmek için verdiği bu rakamlar da yetmiyor. Her yedi yılda bir Türkiye'nin bir şehrinin yokolduğu gerçeği vurdumduymazlar takımına hiç bir şey söylemiyor. Artık herhalde parçalanmış kafalar, kopmuş bacaklar göstermeye çalışacak insanları uyarmak için.

Trafik cezalarını ağırlaştırmanın olanağı yok mu? Denetimleri sıklaştırmak ve bunu ulusal bir mesele haline getirmek bu kadar mı zor? Sürücüler şerit değiştirirken dikkat etseler ve direksiyon başında daha ciddi olsalar her şey çözümlenecek. Bunca acı, bunca ağıt da bitecek o zaman. Bu konunun neden önemsenmediğini anlamak mümkün değil.

"Trafik kurbanları!" diyoruz. "Trafik canavarı yine can aldı." diye yazıyoruz. Böylece hepimizden bağımsız, soyut bir canavar ortaya çıkıyor. Oysa böyle bir canavar falan yok. Canavar bizleriz. Boşuna "trafik anarşisi" diyerek kendimizi avutmayalım. Uygar ülkelerde olağan bir gidiş-geliş düzeni olan trafiği canavar haline dönüştüren Türk insanının psikolojisi ve kafa yapısıdır. Bu yapıdaki çarpıklık düzelmeden, trafiğimiz de düzelmeyecek. Oysa bir ülkenin gelişmişliğinin en önemli göstergesi trafiktir. Şizofreninin direksiyona geçtiği toplumlarda çok ağır ve can yakıcı cezalardan başka çözüm yok!