Yedi ölümcül günahtan biri hırstır, biri de gurur.
İnsanoğlu benliğini bunlara kaptırdığı zaman felâketin eşiğine gelir ve çoğunlukla da aşar bu eşiği. Saddam Hüseyin adlı Iraklı, iki günahı da işlemekten çekinmedi; boylu boyunca hırsa, gurura gömüldü ve sonunda bunun acısını hem ülkesi, hem ailesi, hem de kendi çekti. Ama sakın hırs ve gururu sadece diktatörlere ya da yöneticilere ait özellikler sanmayın. Bu iki tehlike herkesi beklemektedir. Kendi küçük hayati içinde her insan hırsa ve gurura kapılıp elindeki gücü abartabilir. Baba çocuk ilişkisi bir iktidar sorunudur, kadın erkek ilişkisi de öyle. Bir kurumu yönetiyorsanız ya da (mesela) gazetelerde yazıyorsanız, hırsa ve gurura kapılmak çok kolaydır. Ama bu iki günah da sonunda insanın başını belaya sokar.
Dün bütün dünyanın, bit kontrolünden geçirilirken seyrettiği adam tarih boyunca yaşanmış bir trajedinin tekrarından ibaretti. İnsanların hayatlarına, ölümlerine hükmeden ve bu yolla insanüstülük niteliği kazandığı vehmine kapılan zavallı bir diktatörün hikâyesi. Kendisini ilah sanırken, altın tahttan toprak çukura düşen, gözleri yuvalarından uğramış yaşlı bir adam. Dünyanın en zengin ülkesinin başına geçtikten sonra sekiz yıl İran’la savaşmasının nedeni akıl almaz hırsı ve gururuydu. Kuveyt’e de bu yüzden saldırdı. Halepçe’de masum insanları bu güdülerle imha etti. Şii ayaklanmalarını bastırırken de kendisini Tanrı gibi görüyordu. Damatlarını öldürttü, oğullarının paramparça edilmesine neden oldu ve çevresindeki herkese akıl almaz acılar çektirdi. İşin bir yönü bu. İkinci yönü ise Irak’taki haksız işgal.
Saddam Hüseyin’in berbat bir diktatör olması, Amerika’nın silahlı müdahalesini ve Irak topraklarını işgal etmesini haklı kılmıyor. Uluslararası hukuk kurallarına uygun olmayan tek yanlı işgal bu. George W. Bush’u bu yola iten de hırs ve gurur. Hırsa ve gurura kapılarak dünyayı Hıristiyan tarikatı kuralları doğrultusunda kurtarmak rüyasına kapılan Bush, korkunç bir hata yaptı. Savaştan önce Irak, diktatörlüğün acısını çeken bir ülkeydi ama uluslararası terörist üretmiyordu. El Kaide ve diğer örgütlerin üssü konumunda değildi. Ama müdahale, Irak’ı terörün, şiddetin ve din hesaplaşmasının alanı haline getirdi. Şimdi her gün yirmi-otuz kişi ölüyor. Ölenlerin Amerikalı değil Iraklı olması dünya medyasında olayların haber değerini düşürüyor ama orada ölenlerin hepsi insan. Kısacası yedi ölümcül günaha kapılmış iki adamın yol açtığı bir trajedi izliyoruz. Kendilerini hırsa ve gurura kaptırmış yöneticiler bir kez daha felâket getiriyor. Bir üçüncü konu da Türkiye’deki Saddamcılar. Biliyorsunuz; bizde de epey seveni ve hayranı vardı bu diktatörün. Acaba şimdi ne düşünüyorlar?
