Her gün yazı yayınlayan bir köşe yazarı gelişmeleri izler her olayı kendince yorumlar. Yazarın gelişmeleri zaman içinde yorumlama ve olgunlaşmasını bekleme hakkı yoktur. Olayları günlük yorum geliştirmek zorundadır. Bu kadar hızlı ve yoğun tempoda bir köşe yazarını kurtaracak olan şey, kendine ait bir perspektifi ve dünya görüşü olmasıdır. Medya çağında, ilmek ilmek örülmüş bir haber cangılında yön yitirmemek için bir pusula gerekmektedir. Bu köşenin pusulası, Türkiye’de demokrasinin işlerlik kazanması, insan haklarına saygı gösterilmesi ve toplumun uygarlık yolunda ilerlemesidir. Az gelişmişliğin ve tarihsel tortulların yarattığı sert ve kaba ilişkilerin yerini, yumuşak, insanca, uygar ilişkilerin almasıdır. Bu amaçların ancak örgütlü bir açık toplum içinde çözülebileceğine inanmaktayız. Dönüp dönüp aynı konuları gündeme getirmemizdeki amaç budur. “Ayı’nın yedi türküsü vardır“ derler. “Yedisi de armut üstünedir. “Eğer gözünüzü gelecekteki uygar, temiz, insan haklarına saygılı, demokratik ve adil gelir dağılımı olan bir Türkiye’ye dikmişseniz başka türlü davranmanıza imkan yoktur. Ben de, bu konuda uğraş veren arkadaşların yanı sıra, şarkıyla, konserle, filmle, kitapla ve gazete yazılarıyla, demokrasi platformuna katkıda bulunmaya çalışıyorum. Karınca kararınca yürüttüğümüz uğraşta iki temel tavır söz konusudur: Ya kendinizi demokrasi mücadelesi veren grup içinde kilitler ve Türkiye’deki diğer oluşumlara pencerenizi kapatırsınız, ya da kimden ve hangi gruptan gelirse gelsin demokratikleşme yolundaki her adımı desteklersiniz. Hem de samimi olup olmadığını yargılamadan… Bana göre birinci tavır bağcı dövmektir. Sizin dışınızdaki her grup ve anlayışı düşman kabul ederek eleştirmek, bağcıyı dövmekten başka bir yarar sağlamaz. Oysa biz çağdaş ve demokratik bir Türkiye’de üzüm yemek istiyoruz. Melih Cevdet’in unutulmaz dizelerinde söylediği gibi, biz insan oğlunun atalarıysak eğer, bizden sonraki kuşaklar insanca yaşayabilecekleri bir ortama kavuşsun istiyoruz.” Bu nedenle temelde karşı olduğumuz Özal döneminde uluslararası işkenceyi önleme sözleşmesine imza konmasına destekledik. 141,142’yi iptal etmelerini, Paris Şartı‘nı imzalamalarını ve AGİK toplantılarını da alkışladık. Bütün bunlar yetersiz bile olsa, pusulamızın bize gösterdiği yön doğrultusunda atılmış adımlardı. Kamuoyunda desteklenmesi ve özendirilmesi gerekiyor. Şimdi de DYP-SHP koalisyonun demokratikleşme yolunda attığı önemli adımları alkışlıyoruz. Hükümet kurulmadan önce yayınladıkları Demokratikleşme Önerilerini, Türkiye’nin Magna Carta’sı olarak adlandırıp, bir Perestroika olduğunu vurgulamıştık. İnsan Hakları Bakanlığı kurulmasını desteklemiştik. Bugün de yeni hükümetin ilk uygulamalarından birini alkışlıyoruz: Hükümet ayağının tozuyla Eskişehir Cezaevini kapatıyor. Ceza çektiği sürece, insanlık onurları ve insanca yaşamaları, devletin garantisi altında olan tutukluların, vahşi hayvanlar gibi kafeslere, hücrelere, prangalanmasına “dur” diyor yeni yönetim. Elbetteki yeterli değildir. Bir tek Eskişehir Cezaevi’nin kapatılması, Türkiye’deki cezaevi koşullarını, işkenceleri, haksızlıkları önlemez. Ama bir işarettir. Yeni hükümetin bu konulara duyarsız kalmayacağının, tabutluklardan yükselen feryatları, “dış mihrakların oyunu” olarak görüp kulak ardı etmeyeceğinin göstergesidir. Sayın Demirel, Sayın İnönü, Sayın Oktay, Sayın Kahraman ve sayın Bakanlar Kurulu üyeleri. Sizleri demokratik Türkiye özleminin ilk işaretini veren bu uygulamamız için kutluyoruz. Türkiye’de demokrasinin mimarları olma onuru, başka hiçbir başarıyla kıyaslanamayacak kadar önemlidir.