Evreni düşünün. Kenan Evren’i değil, gerçek evreni. O tanımlanamaz büyüklük içinde bir toz zerresi bile sayılamayacak olan mini minnacık Dünya gezegenini gözünüzün önüne getirin. Bu gezegenin belirli bir süre için canlıların yaşamasına olanak verecek sıcaklık koşullarına kavuşmuş olduğunu göz önünde tutun. Canlı türlerinden biri olan insanoğlunun, bu sıcaklık koşullarına uymak için kışın örtünerek, yazın da serinleyerek hayatiyetini sürdürmeye çalıştığını hesaba katın. Bu sıcaklık koşullan da bir gün değişecek ve NASA’daki değerli dostum Dr. Diarra ‘nın kesin bir dille belirttiği gibi, diğer canlı türleriyle birlikte insan soyu da ortadan kalkacak. Bu dış denge. Şimdi bir yandan bu dengeyi düşünüp bir yandan da “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” efelenmelerine sığınabilir misiniz? Kendinize hayran olmak gibi bir aptallığa düşebilir miniz? Kolunuzu kaldırıyorsunuz; laktik asit salgılanıyor; vücudun her bölgesine “Enerjiye ihtiyacım var!” çağrısı gidiyor ve başlıyor kimya dengeleri çalışmaya. Biz bunun farkında olmuyoruz ama gövdemizde öyle nazik, öyle hassas bir denge var ki, akıllara durgunluk verir. En ufak bir aksama yaşam denilen enerjiyi alıp götürüyor bizden. Bu da iç denge. Gelin de kendinizi önemseyin bakalım! Gelin de kendinizi “mühim adam” sayın.
Sınırlan bilinmeyen ve kavranılamayan bir evren içindeki dış denge ve gövdemizdeki iç denge sayesinde kısa bir ömür bağışlanmış bize. Mutlaka sonlu olduğunu bildiğimiz bir ömür. Bir bilinmeyenle, bir başka bilinmeyen arasında nefes alma fırsatı. İsterseniz kavgalarınızı, üzüntülerinizi kıskançlıklarınızı, övünmelerinizi bir de bu açıdan düşünmeyi deneyin. Ölçek değiştirerek bakın olaylara. Einstein da biliyordu bu ölçekleri; bu yüzden fotoğraf çektirirken dilini çıkarıyordu. Sokrates de bilincindeydi bu işin, Kordoba müftüsü İbni Rüşd de. Bugünlerde olur olmaz yerde gülümsüyorum. Çünkü medyaya yansıyan birçok görüntüde, sınırlarının farkında olmayan bazı insanların zavallılığını seyrediyorum. Bu da bana acımayla birlikte gülme duygusu veriyor. O ne güven, o ne hırs, o ne öfke öyle. Herkes kötü, herkes yanlış, herkes budala; bir tek bu aklıevveller iyi. Gözlerinde yanıp sönen bencillik pırıltılarını yakalıyorum. Seslerini titreten öfkeyi seziyorum. Tarih kitapları okurken yüzlerce yıl önce ölmüş bazı insanların sanki hiç ölmeyecekmiş gibi mal, şan, şöhret peşinde koşmalarına nasıl şaştığımı hatırlıyorum. Sonra “Amaan” diyorum “Aldırma, hayat zaten bunların hepsinin hakkından gelecek. Varsın biraz da bunlar oyalansın.”
