Çehov'un oyunlarını bilirsiniz: Bu büyük ustanın, dünya klasikleri arasına giren müthiş tiyatro oyunlarının başlangıcında mutlu insanlar görürsünüz. Yazlık malikanelerde güzel kadınlar, genç erkekler, zengin yaşlılar, genç kızların çaldığı piyanolar, hep birlikte yenilen akşam yemekleri, felsefe, din ve siyaset üzerine sonu gelmez konuşmalar... Her şey öylesine aydınlık ve berraktır ki sanki Rus yazının, kayınlar arasından süzülen güneşi bu insanların yaşamını, en derin noktalarına kadar aydınlatıvermiştir. Bu hayata imrenirsiniz, gıpta edersiniz.

***

Ne var ki oyun ilerledikçe büyük usta Çehov, bize bu insanların içyüzünü gösterir. Hepsi derin bir mutsuzluğun ve huzursuzluğun pençesinde kıvranmaktadır. Erkekler hayatta aradıklarını bulamamanın ve gençliğin saf ideallerinin yıkılmasının acısıyla kendilerini votkaya vurur ve zaman zaman bindiren ani krizlerde kendi kişiliklerini de aşağılamanın garip ve yabanıl zevkine dalarlar. Tatminsiz ve kendine acıyan kadınlar, toplum baskılarının kibar oyunları bitiverince, ziyan olmuş hayatlarına isyan haykırışlarıyla yakınan birer Kassandra'ya dönüşürler. Hepsinin yüzü güler ama kalbi mutsuzdur. Ve en önemli sorunları nedir bilir misiniz: Birbirlerini sevmezler. Sevgi eksikliğinden dolayı hayatı hem kendileri hem de başkaları için cehenneme çevirirler.

SEVGİSİZLİK KANSERİ

Sevgisizlik denilen toplumsal kanser, ne yazık ki Türkiye'yi de sardı. Sanki bir Çehov oyunu seyreder gibiyiz: İnsanlar gülüyor, eğleniyor, göbek atıyor ama içleri kan ağlamakta. Birbirlerini kıskanıyor, nefret ediyor, aşağılıyor ve hep birlikte "nefret" bileşkesinde buluşuyorlar. Ağzını açan siyasetçi zehir kusuyor! Televizyonlarda, gazete köşelerinde akıl dışı öfkelere şahit oluyoruz. Sanat dünyası da böyle, iş alemi de... "O romancı mı? Bırak serseriyi, gene kendi reklamını yapıyor!" "Rejisör bozuntusunu mu konuşuyorsunuz? it herif nasıl çuvalladı ama..." "Kendini şair sanan dangalağın yakasından tutup diyeceksin ki..."

***

Siyasetçiler için en hafif yakıştırma, "hırsız, ahlaksız" ya da "ebleh"! Gazeteciler, "üçkağıtçı". Sanatçılar, "iğrenç". Bürokratlar, "rüşvetçi ve yağcı". Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Herkesin birbirinden nefret ettiği ve rakiplerine hayali linçler düzenlediği bir ortamda hangi iyi niyetli düşünce, hangi duyarlı sanat, hangi politik proje yaşama şansı bulabilir?

***

Dünyaya bir de başka gözle baksak diyorum: İnsanların iyi taraflarını görmeye çalışsak, bozulmamış ve yüreklerinin derinine yerleşmiş onur duygusunu ortaya çıkarsak, en küçük olumlu bir çabayı sevinçle karşılasak ve en önemlisi birbirimizi övsek... İçinde yaşadığımız cehennem ateşini biraz söndürmüş olurduk. Hiç olmazsa çocuklarını kurtarmak isteyen ve onları böylesine nefret dolu, nihilist bir ortamda yetiştirmekten kaygı duyanlar bunu deneyebilir kanısındayım.