Çocukluğumuzda, “Bir lisan, bir insan” denir ve yabancı dil öğrenmenin. İnsanı yeniden yaratacağı üzerinde durulurdu. Bu yüzden bir yabancı dili iyice öğrenmek, bizim kuşağın en büyük tutkuları arasına girmişti. Anadolu kentlerinde savcılık yapan babamın, binbir zorluğa girerek Ankara’da kolye gitmemi sağlamasının ardında yatan düşünce de buydu. Kararın doğruluğunu anlamam için bir süre geçmesi gerekecekti: İlk gençlikte dil biliyor olmanın verdiği avantaj, gözümüzün önüne yepyeni bir evreni, yabancı dildedeki kitapları okuma evrenini açmıştı. Her haftasonunu Amerikan Kitaplığı’nda geçiriyor ve o ofis ciltli, güzel kokan kitaplardan başımızı kaldırmıyorduk. Daha sonra, başka diller de öğrenmek istediğim günlerde Nurullah Ataç’ın bir yazısını okudum. “İnsana bir yabancı dil yeter!” diyordu Ataç. “Çünkü o dilde bütün dünya eserlerini bulmanız mümkün.” İkinci bir dil öğrenmeye harcayacağınız zamanı, başka amaçlar için kullanabilirdiniz.

İyi ki Ataç’ı dinlememişim yurtdışındaki okullarda iki yabancı dil daha öğrendim ve anladım ki her öğrendiğim dil, bana yalnız iletişim imkanı sağlamıyor, yeni düşünce metodları da getiriyor. Dil, bir düşünce sisteminin sembolleri. Bu yüzden gençlere, mümkün olduğu kadar çok dil öğrenmeleri tavsiyesinde bulunuyorum.

Bu uzun girişten sonra gelelim esas meseleye: Türkiye’deki bazı sorunları yabancı dilde düşündüğünüz zaman, kavram kargaşasının sona erdiğinin, her şeyin yerli yerine oturduğunu görüyorsunuz. Bir örnek vereyim: Son aylarda durmadan laiklik, müslümanlık, ateistlik tartışmaları yapılıyor. Kişi mi laik olur, devlet mi diye saatlerce konuşuluyor. Oysa Türkiye’de bu kadar çeşitli kimlik yok. Durumu İngilizce terminolojiyle düşünürseniz, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan müslümanlardan bir kısmı “practising moslem yani günlük ibadetini yerine getiren müslüman, bir bölümü de “non-practising moslem”, yani ibadet etmeyen müslüman. Kavram Fransızca’da da böyledir. Söylediklerim sadece nüfus kağıdınızda “Dini:İslam” yazılı olmasıyla ilgili değil. Dünyadaki kültür kategorileri içinde siz “Müslüman” kültürünün bir ürünüsünüz. İster ibadet edin, ister etmeyin kendinizi hangi sıfatla tanımlarsanız tanımlayın, sizin kategorik kimlik tanımınız “practising ya da non-practising mosem” oluşunuzdur. Bertnard Russel “İnsan diniyle birlikte doğar” der. Dünyadaki her bilimsel çevre sizi böyle kavrar. İnanmıyor dahi olsanız, kimliğiniz budur. İlk başta tuhaf görünse de, zaman zaman sorunlarımızı yabancı dilde düşünmekte büyük yarar var. Çünkü başı boş değerlendirmelerden kurtulup bir metoda bağlanıyorsunuz. Ve diyorsunuz ki Türkiye’deki çözüm, “practising ve non-practising moslem” lerin, birbirini hoşgörüyle kabul edebilmelerinden geçiyor