Zor okunan ama işlek bir el yazısıyla yazılmış mektup. Bostancı’dan postaya atılmış. Altındaki imzada Emekli (74) Cemal Sağlam ismi sökülebilmekte. “Beyefendi” diye başlamış ve bu başlangıç ile ilgisi olmayan bir seviyeyle devam edip bitirmiş.
Mektup tam bir küfürname. Bu 74 yaşındaki zat, çok ama çok öfkelenmiş. Bizi gazetede ziyaret eden Le Monde Gazetesi Genel Yayın Müdürü Andre Fontaine üzerine yazdığım yazı Cemal Beyi çileden çıkarmış.
Ben nasıl olur da Fontaine’den söz edermişim? Onun yeminli bir Türk düşmanı olduğunu bilmez miymişim? Ve gelsin küfürler, hakaretler.
Cemal Bey’in “yeminli Türk düşmanı” olduğuna inandığı Andre Fontaine, Fransa’nın efsanevi kişiliklerinden biridir ve Le Monde gibi bir gazeteyi kırk yıl süreyle yönetmiş bir düşünürün ziyareti bana ancak onur verir.
Kaldı ki Mr. Fontaine, T.C. Turizm Bakanlığı’nın daveti üzerine, resmi bir kimlikle yapmaktadır bu geziyi.
74 yaşındaki Cemal Bey, bu kadar öfkelenmeden de, Fontaine ile ilgili düşüncelerini aktarabilir ve gerekli gördüğü uyan görevini yerine getirebilirdi.
Ama niyetim, bunu anlatmak değil. Bir köşe yazarı ve müzisyen olarak her çeşit mektup gelir bize. Çoğunluğu övgü mektubudur, arada bir küfüre de rastlanır.
Cemal Bey’in mektubunda asıl dikkatimi çeken şu cümle:
“Mukaddes bir varlığımız olan İstiklal Harbine, piç isim (Kurtuluş Savaşı) derken…
Öyle bir şizofreni içinde yaşıyoruz ki Kurtuluş Savaşı demek küfür nedeni oluyor.
Daha önce birkaç kez yazmıştım: Bu ülkede “Uluslararası ilişkiler yaşamsal önem taşır” derseniz solcu oluyorsunuz;
“Beynelmilel münasebetler, hayati ehemmiyeti haizdir” derseniz sağcı.
Oysa iki cümlede de ifade edilen düşünce aynı.
Kurtuluş Savaşı’ndan söz açarken de öyle.
Cemal beylere göre İstiklal Harbi diyerek bu mücadeleyi kötüleyen bir makale, Kurtuluş Savaşı sözcüklerini kullanan ve bu savaşa övgüler yağdıran bir yazıdan daha değerli.
Bu ülkede, aynı şeyi söyleyen insanlar, birbirlerini semboller yüzünden öldürmediler mi?
Şapka giydin gavur, kalpak giydin millici, takke giydin gerici, kasket giydin komünist, blue jean giydin Amerikancı oluverdin Türkiye’de.
Bıyıkları aşağıya doğruysa solcu, yukarıya doğruysa faşist sayıldı insanlar.
Simgeler üzerine kurulu bir toplumda her beş yılda bir salatanın adını değiştirdik. Zaman oldu “Rus salatası” dediğimiz şeyin adını “Amerikan salatası”na çevirdik.
Önceleri “dolmuş müziği”, “minibüs müziği” denilen türün adını “arabesk”e çevirerek saygınlık (!) sağladık.
“Sıkmabaş” lafını aşağılayıcı bularak “türban” icad ettik ve rahatladık.
“Halk” diyenler solcu, “ulus” diyenler Atatürkçü, “budun” diyenler faşist, “millet” diyenler milliyetçi olarak kabul edildi.
İçinde yaşadığımız paranoyanın temel nedeni, gerçek bir düşünce ortamı kuramamış olmamız.
İnsanlar, hala yazdıkları ve söyledikleriyle değil, giydikleri, sözcükleri ve birlikte görüldüğü kişilerle değerlendiriliyor. Ve Cemal Beyler sayesinde – bazen “Rus salatası”, bazan “Amerikan salatası” diyerek ve böylece salatayı ideolojiye, ideolojiyi de salataya çevirerek yuvarlanıp gidiyoruz şu orta zekalılar cennetimizde.