Hayır hayır, sandığınız gibi değil; önümüzdeki seçim ve referandum sandıklarından söz etmiyorum bu yazıda. Aradan yıllar geçse bile siyasi hayatımızda ne kadar az şeyin değiştiğini anlatmak için Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” romanındaki bir bölümü dikkatinize getirmek istiyorum. Bu güzel romanda bir bölümün başlığı “İki Sandık” ama bakın bu iki sandık ne anlama geliyor: Osmanlı’nın temellerinden sarsılan bir ev gibi yıkılmak üzere olduğu yıllarda bir Meclis-i Mebusan seçimi yapılacak.Sakallı Vasfi adlı kişi mebus olmaya çalışıyor. Yazar şöyle anlatıyor bu kişiyi: “Evvela terzisini, sonra berberini değiştirdi, ceketten cüppe, pantolondan potur uçtu; ceket beline, pantolon kaba etine sımsıkı sarıldı. Sakal, çeneden muntazam sarktı.” İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde yükselmeye başlayan kahramanımızdaki değişiklikler bununla da bitmiyor. Okumaya devam edelim: “Sakallı Vasıf Cemiyet’te eskiyor, eskidikçe gizli adam oluyor; daha az konuşuyor, hususi sesle selam veriyordu. Gülerken, öksürürken, hatta geğirirken İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin azasından olduğu belliydi.” Bu tip ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Cemiyet ismini değiştirir, bilmem ne partisi yaparsanız, karşınıza hep aynı adam çıkar. Çünkü Türkiye’nin bereketli toprağı hep sakallı ya da sakalsız Vasfi’ler yetiştirmekle ünlü. Ne hikmetse seçimden sonra değişiyorlar ama bu değişim sadece görünüşlerinde yansıyor.

“Sakallı Vasfi bir gün iki sandık arasında kaldı: Mebus seçimi olacaktı. Makriköyü’nde (bugünkü Bakırköy) intihap sandığı vardı; aynı günde karısı Seniha ölmüştü. Sofular’daki evde cenaze bekliyordu. Sofular imamı Makriköyü’ndeki Sakallı Vasfi’den bir telgraf aldı: İntihap sandığını ben kaldıracağım, cenazeyi siz kaldırın.”

Bu vicdanlı (!) vekilin daha sonraki değişimi ise şöyle anlatılıyor: “Günler geçtikçe Sakallı Vasfi bir nevi edebiyat icat ediyordu; genzine, ağzına acayip bir ses edinmiş sesle bağırıyor: ‘Azim arkadaşlar azim’ diyordu. ‘Siz azmedin, Londra’yı takalara binerek, Berlin’i takunyalarla koşarak fethedersiniz. ‘Bu T’lere, K’lere kalabalık bayılıyordu. İnsan kafaları, parmağının ucunda fırıldaklar gibi, pabucunun burnunda topaçlar gibi dönüyordu. Deve gibi yürürken arkasında insanlar köstebekler, şempanzeler, böcekler gibi küçüktü.” Sakallı Vasi’nin maceraları böyle devam edip gidiyor, beyimiz Meşrutiyet’ten sonra da kravata merak sarıyor. Nasıl; bu tipi tanıdınız mı?