Dünya Değişirken – Zülfü Livaneli

Bir an için hayatın size taktığı maskeleri çıkarın yüzünüzden.
Müdür, öğretmen, işadamı, asker, sivil, yargıç, savcı, işçi, işveren, gazeteci, sporcu, çiftçi, ev kadını kimliklerinizden sıyrılın.
Sağcı, solcu, milliyetçi, devrimci, muhafazakar, liberal, aydın etiketlerinizi de bir kenara koyun.
İçinizde biriktirdiğiniz öfkelerden, hinçlardan, öç alma duygularından, “oh olsun!” tepkilerinden kurtulun.
Ve bir insan teki olarak yüreğinizin sesini dinleyin.
Elinde olmadan bu dünyaya doğmuş, annesinin memesinden süt emmiş, emekleye emekleye yürümeyi öğrenmiş, ağlamış, aşk acıları çekmiş, her türlü hastalığa açık ve çok uzak olmayan bir gelecekte mutlaka – ama mutlaka – öleceğini bilen bir insan teki olarak, kendinizi bir başka insanın yerine koymaya çalışın.

***

Diyelim ki 63 yaşında bir anasınız. Yedi çocuk doğurmuşsunuz. İkisi çocukken ateşlenip ölmüş.
Ömrünüz leğende çamaşır yıkayarak, evlere temizliğe giderek, hiçbir zaman yetmeyen parayla her gün tencere kaynatmak derdiyle boğuşarak geçmiş. Onca zorluğa rağmen çocukları büyütüp adam etmişsiniz. İki kız kocaya gitmiş. Oğlanlardan biri de siyasetle uğraşmaktan içeri düşmüş. Aklınız siyasete fazla ermese de kınalı kuzunuzun hapiste olması yüreğinizi dağlıyor. Büyükler bir af ilan eder de yavrunuz yürüyüp geliverir diye düş kuruyorsunuz. Geceleri rüyanıza giriyor.

***

Bir gün duyuyorsunuz ki oğlunuzun yattığı hapiste, isyan çıkmış. Mahkumlar arasında ölüler, yaralılar varmış.
Yüreğinize bir ateş düşüyor. Yavrunuz kanlar içinde yatarken geliyor gözünüzün önüne. “Allahım sen esirge” diye başörtünüzü ters düz bağlayıp sokağa fırlıyorsunuz.
Bacaklarınıza onulmaz sızılar salan yağmurlu, gri ve çamurlu İstanbul sokaklarında minibüslere inip binerek hapishane önüne vardığınızda sizin gibi başka ana – babaların, eşlerin toplanmış olduğunu görüyorsunuz.
Herkesin bir tek merakı var: İçerde kim öldü, kim kaldı? Bizimki hayatta mı? Hastaneye götürülen yaralılar arasında bizim oğlan var mı? Ağır mı acaba?
Memurlara yanaşıp sormak, bilgi almak istiyorsunuz ama devletinizin memurları birden size karşı hücuma geçiyor. Oğlunuz yaşında bir polis karnınıza bir tekme sallıyor. İki büklüm oluyorsunuz. Karnınıza bıçak sokulmuş gibi bir sancıyla kıvranıyorsunuz. Bu sırada saçlarınıza bir el yapışıyor. O el kafanızı tutup duvara vuruyor. O anda bile “Yavrum hayatta mı?” diye düşünüyorsunuz.
Çevrenizdeki genç gelinlerin, yaşlı babaların hepsi dayak yiyor ve hep birlikte otobüslere doldurulup, gözaltına alınıyorsunuz.
Sonradan öğreneceksiniz ki adliyeye gidip savcıya dilekçe vermek isteyenlerin de başına aynı şey gelmiş.
Ertesi gün gazeteler sizden “tahrikçi” diye sözediyor.
Çocuğunu merak eden anaya “tahrikçi” diyorlar.
İçiniz kanıyor.
Bana bunu yapan, çocuğuma ne yapmaz diye düşünüyorsunuz.
Gözaltına alındığınız yerin duvarında ise “Ne mutlu Türküm diyene!” yazıyor.

***

Bu kadının çektiği acı yüreğinizi kanırtıyorsa siz “insan” sıfatına layık birisiniz demektir.
Eğer bu acı size bir şey söylemiyorsa; ne kadar üst mevkide bulunursanız bulunun, ne kadar zengin olursanız olun, toplumda ne kadar saygı görürseniz görün, siz “insan olma” mertebesine yükselemeyecek kadar………

Not: Çok öfkeli olduğum için gerisini yazmayacağım. Siz istediğiniz gibi doldurun.