Dün, toplantıların öğle vakti bitmesini fırsat bilip, yeni başlayan bir filme gittim.Hani birçok sanatçının ustalık dönemi eseri vardır ya; bu film de Jack Nicholson’ın büyük aktörlük yeteneğini sergilediği bir ders gibi.Fransa’da “Bay Schmidt” adıyla gösterilen filmde, 65 yaşındaki Schmidt’i, büyük bir sigorta şirketindeki işinden emekli olduğu gün tanıyoruz.Düzenli bir adam. Omaha’da yaşıyor, karısı ile 42 yıldır evli, şişmanlamış, tatlılara ve mısır cipslerine epey bir düşkünlüğü var, içe dönük, duygularını denetim altında tutmayı ve dışa vurmamayı öğrenmiş.Karısını artık sevmiyor. Denver’da yaşayan bir kızı var. O’nu hâlâ dizinde oynattığı küçük kızı sanıyor. Ama işler öyle değil. Zaten kız da bunun “hıyar turşusu” dediği bir adamla evlenmek üzere.Schmidt’in ilk emeklilik günlerini izliyoruz ama o sırada başına bir şey geliyor ve hayatı kökünden değişiyor.Filmi görmemiş olanlara anlatmamak için belirtmiyorum ama bir takım değişiklikler oluyor hayatında.Seyahate çıkıyor.Büyük aktör Jack Nicholson öyle bir oyun çıkarıyor ki biz izleyiciler, yaşlı adamın bedenindeki ve ruhundaki bütün sıkıntıları hissedebiliyoruz.Hem de bunları hiç abartmadan, küçük göz hareketleriyle, küçük mimiklerle yapıyor. Nicholson’ın ustalığı bir yana, film bize savaş, yoksulluk, açlık gibi sıkıntıları bulunmayan refah toplumlarında bile insan hayatının çok zor olduğunu hatırlatıyor.Bütün dünyanın ulaşmak istediği bu yaşam düzeyi, yani geniş bir ev, her malın bulunduğu süper market ve büyük karavan bile “hayatın çok kısa olduğu” gerçeğini değiştirmiyor.Zaman geçtikçe bedenin ihanet etmesi ve beyninizden gelen komutları yerine getirmemesi durumunu ortadan kaldırmıyor.Boynunuzun tutulmasına engel olamıyor.Buna rağmen insanlar yine de birbirleriyle uğraşmaktan, dünyayı kana ve ateşe boğmaktan, “Ben senden üstünüm!” iddialarından, yönetme hırslarından vazgeçmiyorlar.Ta ki hayat vazgeçirene kadar.
