Yıllar önce Londra Film Festivali’ne Ömer Kavur’la katılmıştık. Ömer’in hangi filmle katıldığını hatırlayamıyorum ama benim ‘Sis’ filmim gösteriliyordu. Yıllardır tanıdığım Ömer’in dingin, sakin ve olgun dostluğunun bol bol tadına varma olanağı buldum. Ömer, keşfedilmeyi, reklamı, şaşayı sevmeyen ve kendi dünyasında yaşayan, bir ipek böceği gibi kendi kozasını kuran has bir sanatçıydı. Film yapma isteğiyle içinde kopan fırtınaları her zaman durgun bir denizin sükûneti altındaki dip dalgaları olarak saklayabildi. Tüm olanaksızlıklara karşın zor koşulların sınırlarını zorlayan bir çaba ve özveri ile birbirinden iyi filmler yaptı ve kendi özgünlüğünü ortaya koyabildi. İnsan yaşamının temaları ‘aşk,’ ‘zaman, ‘yol’ ve ‘arayış’ gibi kavramlar onun da filmlerinin temalarıydı ve her şeye rağmen kendi düşlediği sinemayı yaparak, mücadelesini vermiş bir yönetmendi. Kavur’un filmlerinde, karakterler bir sırrın peşinde koşmuştur hep, zaman ve gerçeklik oyunlarıyla bu koşturmaca beslenmiş, onu kendine özgü yönetmen kılan şeyler de bunlar olmuştur. Ve sonunda da sizi bir izleyici olarak kendinizi hikâyenin içinde buluverirdiniz.

Ömer Kavur’un ölümü, bir dost yitirmenin ötesinde Türk sineması için de büyük bir kayıp. Çünkü başarı ya tapmayan, dünyanın ve ülkenin gelip geçici modaların kapılmayan ve kendi dünyasını kurmaya çalışan sanatçılar pek kolay yetişmiyor. Roman, şiir, resim gibi bireysel sanatlarda belki bu özgünlüğü korumak daha kolay. Ama sinema gibi kolektif bir sanatta yapımcıyı, teknik ekibi, oyuncuları, müzisyeni, kişisel bir anlatıma yöneltebilmek çok zor. İşte Ömer Kavur bu zoru başarabilen ender sinema adamlarından biriydi. Anayurt Oteli, Gece Yolculuğu, Akrebin Yolculuğu, Gizli Yüz, Melekler Evi, Karşılaşma gibi birçok önemli filme imzasını atmış, birçok önemli yurt içi ve yurt dışı ödülün sahibi bu dostumuzu çok özleyeceğiz.