İstanbul’daki Hollanda Başkonsolosu Jonker Rölants bir sabah uyandı ve boğulmakta olduğunu hissetti. Nefes alamıyordu. Eşi de aynı durumdaydı. İstanbul’un üstüne çöken zehirli dumandan boğuluyorlardı. Hemen dışarı çıkıp bilet aldılar ve canlarını güney kıyılarına attılar.

Yukarıdaki cümleler bir roman başlangıcı değil Ne yazık ki gerçek. SABAH’ın Ekonomi bölümündeki haber bu kadarla da kalmıyor: İstanbul’daki konsolosluklar hava kirliliği ile ilgili ölçümler yaptırmışlar ve çıkan sonuçlar diplomatların eşlerini ve çocuklarını bu şehirden göndermelerine neden olmuş. İsrail Konsolosluğu ise hazırladığı araştırma raporunda durumumuzu çok çarpıcı bir cümleyle belirtmiş: “İstanbul ölüm soluyor!” Dünya Sağlık Örgütü WHO tarafından 150 gram olarak belirlenen kükürtdioksit oranı, geçen ay 410 gramı bulmuş. Bu verilerin anlamı açık: İstanbul’da yaşayan herkes çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden zehirleniyor. Zehir soluyoruz.

Bunca yılın sonunda vardığımız noktaya bakın: İstanbul kokuyor. Haliç dev bir lağıma dönüşmüş durumda. Şehrin her köşesi iğrenç, çarpık çurpuk yapılarla, sıvasız duvarları ve üstündeki demir filizleriyle birer tarih öncesi canavarına benzeyen çirkinliklerle dolmuş. Havamız zehirli. Trafik arap saçına dönmüş. Arada bir akan sularımız insan dışkısından, kimyasal maddelere kadar her türlü pisliği evimize akıtıyor. Koskoca Marmara Denizi’ni öldürmüşüz. Bütün bunları yapan biziz. Ne kökü dışarda ideolojilerin payı var bu kepazelikte, ne ezeli Türk düşmanlığının, ne Hristiyan kulübünün, ne komünistlerin, ne kapitalistlerin, ne CIA’nın, ne KGB’nin… Kendimizi kandırmayalım. Bu bizim suçumuz! Kökü Megaralılar’a kadar uzanan bu muazzam kenti rezil ettik. Yaşanmaz bir yer haline getirdik. Boğaz’ı doldurup kaçak inşaata açmak tekniğini henüz beceremediğimiz için, o güzelim su yolu henüz nazlı nazlı salınmada. Ama merak etmeyin; kısa bir sürede onun da hakkından gelir, ünlü Bosphor’un Taşlıtarla’ya çeviririz.

Politik hesaplara dalmışız. İstanbul’a belediye başkanı seçmenin heyecanı kaplamış içimizi. Acaba İlhan Kesici mi, Bedreddin Dalan mı? Yoksa Nurettin Sözen’le ikinci dönem mi? Seçim taktikleri neler? Acaba hangi parti kazançlı çıkacak? Bu soruların tümü kendi kendimizi avutmak anlamına geliyor. Gerçeği görmemek için çocuk oyunlarıyla vakit geçiriyoruz. İstanbul ölürken ve yavaş. yavaş bizi de öldürürken Saraçhane’de oturan kişinin adı şu olmuş, bu olmuş, bu olmuş…ne fark eder? Batan bir gemide kaptan seçme tartışmalarına dalıyoruz. Ve her zaman olduğu gibi esası gözden kaçırıyoruz. Oysa İstanbul’un durumu belediyeyi çoktan aşmış, acil bir ülke sorunu haline gelmiş.