Batıdaki müzik ansiklopedilerinin bir kısmında “Milli Marşlar” bölümünde şaşırtıcı bir satıra rastlanır. Türkiye: “İstiklal Marşı” Besteci: Vittorio Radaglia. Vittorio Radaglia kimdir, bugünkü besteyle mi ilgilidir, daha öncekilerle mi, yoksa ansiklopediler tümden yanlış mı yazıyorlar, bilmiyorum. Murat Bardakçı’nın yazdığına göre, 1940 yılında İstiklal Marşının müziği mecliste tartışılmış e “Carmen Silva” adlı Fransız halk şarkısından alındığ, orkestra uyarlamasının, Edgar Manas adlı bir Ermeni müzisyen tarafından yapıldığı öne sürülmüştür. (Böyle bir alıntı. Onuncu Yıl Marşı için İsveç’ten yapılmıştır. Marşın müziği eski bir İsveç halk şarkısıdır ve ormana giden üç kız kardeşin serüvenlerini biraz neşeli ve açık saçık tavırla anlatmaktadır.) İstiklal Marşının böyle bir alıntı mı, yoksa batı ansiklopedilerinin belirttiği gibi Vittorio Radaglia’nın bestesi mi olduğu bilinemiyor. Ama şurası kesin ki, İstiklal Marşıyla ilgili tartışmalar yeni değildir. Kültür Bakanı Namık Zeybek’in bunu gündeme getirmesi ve anketler, tartışma yoluyla incelenmesini sağlama isteği, haklı bir istektir. Anketler sonunda İstiklal Marşının kolayca söylenebildiği sonucu çıkarsa mesele yok! Ama önce tartışılması gerekiyor. Bir şey tabu haline getirilmiş, üzerinde düşünmek yasaklanmışsa, tartışmaya açık bir yönü var demektir. İstiklal Marşı da Türkiye’de tabulaştırılmış konular arasındadır. İlkokuldan başlayarak binlerce kez tekrarladığımız marşın sözlerini ancak şiiri okuyunca anlamak mümkün oluyor. Yoksa marşın söylerken, ilk başta hepimizi şaşırtan ve ne olduğunu anlayamadığımız “kobe-nimmil”in, “Ocak-o benim milletimin” sözlerinin, müziğe zorla uydurulmak amacıyla deforme edilmiş hali olduğunu anlamak uzun bir süre almaktadır. İstiklal Marşı, enstrümantal olarak icra edildiğin de nitelikli güzel bir eserdir. Şiirin büyüklüğünü konuşmaya zaten gerek yok. Ama söz ve müzik bir araya geldiği zaman “prozodi” hataları göstermektedir. Bugün söz ve müzik arasındaki uyuma çok dikkat eden ve daha hafif prozodi hatalarına takılan TRT müzik denetimi, İstiklal Marşını prozodik olarak denetimden geçirmez. Bunun nedeni, şiirle müzik arasında var olan estetik anlayış farkıdır. Mehmet Akif’in şiiri doğulu bir ses ve biçim taşımaktadır. Her şiirin bir iç sesi ve iç ritmi bulunduğuna göre, Mehmet Akif’in şiiri doğu estetik bütünlüğü içinde ele alınmalıdır. İstiklal Marşı’nın müziği ise batı estetik kurallarına göre bestelenmiştir. Dolayısıyla, Mehmet Akif’in doğulu şiirini, batılı bir anlayışla seslendirmek, Süleymaniye Camii’ne dört tane gotik kule oturtmak gibi bir uygulamaya dönüşmüştür. Mehmet Akif’in şiiri tamamen doğu müziği ile bestelenseydi, gene sonuç alınamayacaktı kanısındayım. Çözüm, şiirin temel ritmine uygun armoni kontrpuan kurallarına göre bestelenmiş, hem doğulu hem batılı kimliği taşıyacak bir eserdir. Bu da Türkiye’nin temel sorunu değil mi zaten ? Şef-tef tartışması…Geçenlerde, tek sesli Türk müziğinde şef olmadığını, gruba ritm ve tempoyu tefin verdiğini yazmıştım. Tercüman yazarlarından birisi adını gizleyerek bana saldırmış. Kim olduğunu bilmiyorum ama yazıdan cahil cesaretine sahip birisi olduğu anlaşılıyor. “Amma da biliyorsun ha!” diyor. “Ritim ne, tempo ne? Şunları bir açıklasan da bizler de bir şeyler öğrensek!” O zaman öğrenin: Ritim ve tempo sizin sandığınız gibi aynı şey değildir. Ritim, müzik parçasındaki ölçüdür. Arka arkaya gelen iki ses arasındaki değer ilişkisini ritim belirler. 3/4’lük, 9/8’lik gibi sayılarla tanımlanır. Tempo ise, bir müzik eserinin hızıdır. Allegro, andantei moderato gibi deyimlerle tanımlanır. Ayrıca bir senfoni ya da sonatın bölümü anlamında da kullanılır. Kulaktan dolma bilgilerle saldırılar düzenleyen bu adamların ne sağcıları ciddidir ne de klasik değerlere sahip çıkışları. Alakaturkacılıkları, taşralı birer öğrenci olarak geldikleri büyük kentte, eprimiş elbiseleri ve kolları kısalmış ceketleriyle, Beyoğlu barlarında, rakı buharları arasında birbirlerine sarılıp “Solsan da sararsan da…” yavelerini uzatıp, salya sümük ağlama nostaljisidir. İlerleyen yaşlarında da arada bir buluşup “melali anlamayan nesle…” felsefeleri. Yoksa Abdülkadir Meragi, Sadullah Ağa, Itri inceliğine ve derinliğine varamazlar. Kültürleri yetmez. Sahih-i Buhari, Füsus-ul Hikem okumamışlardır. İmam Gazali ile İbn-i Rüşd ekolleri arasındaki farkı bilmezler. Sağcıyız derler, ne Galbraith okuyabilirler ne de Financial Times’daki makaleyi. Sizlerle aramızdaki farka ideolojik kılıf uydurmaya çalışmayın: Bu bir düzey farkıdır!