Bir bilim adamının “Deprem olacak!” demesi, deprem olmasını istediğini göstermez. Sadece bir saptamasını gösterir. Gerçek siyasi analiz yapan bir kimsenin görüşleri de böyledir. “AKP toplumda gerginliği tırmandırdı. Çankaya’ya türban sancağını dikmek istedi!” yorumunu yapan bir kişiye “Peki sen darbeden yana mısın?” diye sormak abestir. Çünkü o kişi darbeden ya da anormallikten yana değildir; tam tersine, gerginliğin tırmanmasını önlemeye çalışmaktadır. Ama bizdeki alışkanlık, herkesin kendi niyeti doğrultusunda konuşması ve taraf olmasıdır. Bu yüzden objektif analizler dikkate alınmaz, satırlar arasından niyet okunmaya çalışılır. Yani düşünce iklimimize ve siyasetimize aşiret düzeni egemendir.
Her etkinin bir tepki doğurduğunu anlamayanlara avize örneği vermek gerekir. Bir yana doğru çekerek tavana dayadığınız bir avize, bıraktığınızda gelip tam ortada durmaz, mutlaka öbür uca doğru savrulur. Siz Cumhurbaşkanlığı seçimini bu kadar savsaklar, gücünüze aşırı güvenir ve herkesi “elinize bir çelik çomak verdik, oynayın bakalım!” diye hafife alırsanız, bunun şiddetli bir tepki görmesi kaçınılmazdır. Millet kavramı kadar lastikli bir kavram yoktur. Millet dediği zaman kimi muhafazakâr kesimleri, kimi kentlileri, kimi başı kapalıları, kimi başı açıkları kasteder. Ve bu kesimlerden hangisinin daha kalabalık olduğunu sormak anlamsızdır. Çünkü herkesin ağzından düşürmediği demokrasi; “çoğunluk tahakkümü” değil, azınlığın haklarını güvence altına alma rejimi olmalıdır.
Türkiye’de hukuk her zaman siyasi olmuştur. 17 yaşındaki bir çocuğun, mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek idam edildiği bir ülkedir burası. 2002 seçimleri sonucunda bir milletvekilinin mazbatasını iptal etmek, Anayasa’yı değiştirmek, Siirt seçimlerini sudan bir bahaneyle geçersiz saymak ve dokunulmazlık zırhı kazanarak 54 yolsuzluk davasını dondurmak gibi uygulamalar ne kadar hukuksa, bugünkü 367 meselesi de o kadar hukuktur.
Bugünün Türkiye’sinde en zor durumda kalanlar; AKP’nin Milli Görüş ideolojisinden ve ülkenin geleceğinden endişe duyan ama militarist de olmayan, Baykal’ın politikalarını içine sindiremeyen, darbe olmasından ve kör milliyetçi şiddetin yükselmesinden ürken ve nereye oy vereceğini bilemeyenlerdir. Dünyada birçok örneği görüldüğü gibi kutuplaşma histerisine kendini kaptırmayan sağduyulu insanlar -ne acı ki- yalnızlaşmaya mahkûmdur. Son bir not: Deniz Gökçe Bey köşesinde benden söz etmek lütfunda bulunmuş. Bir yazımı takdir ederek bu noktaya yeni ulaştığımı söylüyor. Oysa ben yıllardır bu görüşleri savunuyorum. Son yıllarda aynı anlama gelecek en az dört-beş yazı yayınladım. Yani yazıdaki fikirlerim yeni değil ama güncel gelişmeler yüzünden ön plana çıktı. Deniz Bey sadece “Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm” romanımı okusa bile, bu tip saplantılı insanları ne kadar şiddetle eleştirdiğimi anlayacaktı. Yazılarımı okusa, on beş yıldır Brecht’in “O halde beyler kendimize yeni bir halk bulalım!” diye özetlenebilecek görüşünü en az elli kez kullandığımı bilecekti. Ama ne yazık ki biz iyice incelemeden insanlar hakkında hükümlerimizi veriyor, bir yafta yapıştırıyor ve onları bir çekmeceye kilitliyoruz. Yıllardır “beni bu kadar çabuk anlamayın!” sözünü dilime pelesenk etmemin sebebi budur işte. Ne yapalım ki bu; Türkiye gibi keskin kamplaşmaların yaşandığı ve herkesin birbirine yafta yapıştırdığı bir ortamda, nüans taşıyanların kaderi. Bunun anlaşılması zor ama ben ömrüm boyunca kafamı kimseye kiraya vermedim: Ne bir partiye, ne bir örgüte, ne bir ideolojiye, ne bir tarikata, ne de bir aydın grubuna. Kurt kapmasını göze alarak, sürüden ayrı yaşamaya özen gösteren bir insanım sadece.
