Geçtiğimiz günlerde Atatürk Kültür Merkezi’ne uğrayanlar, gerçekten de Türk Sinemasın’nın yeniden yapılanma çabalarına tanık olabilirlerdi. 3-5 Mayıs tarihleri arasında Kültür Bakanlığı’nca düzenlenen Türk Sinema Kurultayı, sinema sorunlarını belki de ilk kez derinlemesine ve kapsamlı ele alan bir toplantı niteliğinde. Kültür Merkezi’nin salonları tanıdık yüzlerle dolu. Türk sinemasına yıllarca emek vermiş yönetmenler, yapımcılar, oyuncular, öğretim üyeleri, hukukçular, dört ayrı komisyonda içinde bulundukları krize çözüm arayışına girişmişler. 1978’de yapılan kurultayla karşılaştırdığımızda, umutlanmamız için yeterli nede olduğunu görüyoruz. Birkaç yıl önce yılda 130’a yakın filmin sansür edildiği, gösterimine izin verilmediği bir ortamdan, (sonradan düzeltilen Karartma Geceleri ayıbı hariç) sansürün neredeyse işlemediği bir döneme gelmişiz. Daha önce çevrilmesine izin verilmeyen filmler, şimdi yardım fonundan yüz milyonlarca destek görebilme olanağına kavuşuyor. Bütün bunlar gösteriyor ki duvar sadece Berlin’de yıkılmıyor. Sadece Kremlin’in duvarları saydamlaşmıyor. Biz de dünyadaki gelişmelerden payımızı alıyor, etkileniyoruz. Bugün Türk Sineması ile Ankara arasındaki duvar da neredeyse kalkmış durumda. Önceki yıllarda “Kapalı kapılar ardında” sinemacıya soğuk ve uzak duran, sansür, izin, filmleri yurtdışına gönderme konularındaki ürkütücü bir görünüm veren yetkili çevreler, şimdi Türk sinemasının her türlü sorunun tartışıldığı bir kurultayda ev sahibi oluyor, sanatçıyla birlikte davranmanın heyecanını taşıyor ve en önemlisi bu alanda kurumlaşmanın temelini atmak istiyorlar. Hemen her sinemacı başta bakan olmak üzere Kültür Bakanlığı yetkilileriyle birebir ilişki içinde. Sinemamızın, kaynak sorunundan, sinema salonlarında, denetimden, dış tanıtıma kadar her konuda kurumlaşması ve giderek “Türk Sinema Kurumu”nuh oluşmasının ilk ciddi adımı bu. Bu yüzden bu gelişmeye “Türk Sinemasında Perestroika” demekte haklıyız. Çünkü yeniden yapılanma, ilk adım olarak glasnostla, açıklıkla başladı. Türk Sineması ilk kez bu kadar odakta ve gündemde. İşin en hoş yanı da, bu yeniden oluşumda sinemanın içinden gelenlere büyük yetkiler ve sorumluluklar verilmesi. Sektör kendi kendini yönetecek. Ayrıca Maliye Bakanlığı’nın hazırladığı yeni yasa tasarısında, sinemayla ilgili şirketlerin vergileri yüzde 10’la sınırlandırılıyor. Bu yasa gerçekleşirse, Türk Sineması’na olağanüstü yarar sağlayacaktır. Özellikle ortak yapımları ve yabancı şirketleri özendirmesi açısından. Kurultayın hazırlanışı sırasında bazı çevre ve isimlere konuşmacı olarak yer verilmeyişi küçük kırgınlıklara yol açtıysa da, genel olarak olumlu yönleri bu olumsuzlukları bastırdı. İlgimizi çeken bir başka konu da, sinemanın bütün sorunlarının tartışıldığı bu toplantılarda, sinema yazarı arkadaşlarımızın bulunmayışıydı. Ortaya çıkan film yargılanırken, onun oluşum koşullarıyla da ilgilenmek gerekmez mi? Kurultayın sinemamıza yararlı olmasını diliyor, emeği geçenleri kutluyoruz.
Eurovision meydan savaşı… Bir kez daha: ” Aldım Rakoça kırlarının hür havasını, Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını” diyerek Zagreb yollarına düşüp, Eurovision yarışmasına katıldık. Ve her yıl olduğu gibi, bütün Türkiye’yi ekran başına çeken şey, ne bu tür müziğe olan ilgi, ne de ekran keyfi. İki yüzyıldan beri gündemden düşmeyen yakıcı soru, batılının bizi nasıl gördüğü ve ne kadar batılı olduğumuz, Eurovision-maniamızın temelini oluşturuyor. Bu yaz yazıldığı sırada yarışma yapılmış değil. Bu yüzden sonucu bilmiyorum. Ama yıllardır söylediğim gibi, sonuç ne olursa olsun Türkiye ve Türk Müziği için önemki değil. Batıda hiçbir çevremin ciddi olarak ilgisini çekmeyen bu televizyon şovunu gerçek boyutuna oturtmamız gerekiyor. Bizim için gerçekten övünülecek şey, örneğin Arif Mardin’in Grammy Ödülü kazanmasıdır. Türkiye’nin tanıtımı söz konusu, ise buna en güzel örnek, Haydar Kutlu ve Nihat Sargın’ın serbest bırakılmaları ve ülkenin bu yüz kızartıcı ayıptan kurtulması olmuştur.
Orta zekalılar…Geçen hafta yazdığım “Orta Zekalılar Cenneti” bugüne kadar yazdıklarımın içinde, en fazla tepki alan yazı oldu. Yazıyı beğendiklerini belirtenler ve onların ilginç değerlendirmeleri sevindinciydi. Ama en çok şaşırdığım “Orta Zekalı” tanımlamasından rahatsız olan bunca insanın ortaya çıkışı.”Geri Zekalı” diye yazılsa, galiba kimse üstüne alınmayacak ve sorun çıkmayacaktı. Ama “kurnaz, uyumlu ve örgütlenmiş orta zekalılar” tanımında, birçok kişi kendini bulmuş olmalı ki böylesine yoğun bir ilgi topladı. Niye bu kadar gocundurucu anlayamıyorum, bir türlü aklım almıyor.
ALINTI…Allahım! Cumhurbaşkanlığından emekli olan general emeklilik töreninden sonra, güzel doğasıyla ünlü bir kasabadaki evine hareket etmiş. Eve varınca yol yorgunluğunu atmak için banyo yapmak istemiş. Generalin eve geldiğinden habersiz olan temizlikçi kadın banyoyu açınca, yıkanmakta olan generali görüp “Aman Allahım!” diye çığlığı basmış. General kadına dönüp; “Rica ederim” demiş. “Bundan böyle bana sadece ‘paşam’ diyebilirsiniz.” Not: Fransızcadan çevirdiğimiz bu fıkra General De Gaulle için anlatılmıştır.
