Yüz elli yıl önce bizim hakkımızda kitap yazan Avrupalı bir yazar şöyle bir gözlemde bulunuyor: “Türkler dünü ve yarını düşünmezler; bugünü yaşarlar.” Bence çok doğru. Bu cümleyi okumadan önce de bunun böyle olduğunu kavrıyordum; çünkü hayatım boyunca bizde geleceğin planlandığını, önlem alındığını görmedim. Hangi düzeyde olursa olsun; geleceğe ilişkin herhangi bir kaygıyı, bir kuşkuyu, bir planlama gereğini öne sürdüğünüz zaman alacağınız cevap bellidir: “Hele o zaman gelsin, Allah kerim! Bir yolunu buluruz.” 2004 yılında Türkiye’nin dış politika yalpalamaları bu anlayışın sonucu. Gazete arşivlerini açıp bakın; birçok yazarın uyarı görevini yerine getirdiğini göreceksiniz. Bu alçakgönüllü köşe bile yumurta kapıya gelmeden önlem almamız gerektiğini belirten uyarılarla, zaman zaman feryada dönüşen çığlıklarla doludur. Ama kulak asan olmaz. Şimdi Kıbrıs meselesi ne olacak diye kafa yoruyoruz; kaygılar ve güvensizlikler artıyor. Peki otuz yıldır hiçbir çözüm üretmeme, Türkiye lehine bir strateji geliştirmeme ihmali nasıl sonuçlanabilirdi ki? Bu otuz yıl içinde Rumlar ulusal bir strateji çerçevesinde hedeflerine doğru adım adım yürüdüler; Türkiye ise iç kavgalarla, sen ben mücadeleleriyle, devleti soyma ve partizan kadrolaşma hırslarıyla zaman kaybetti. Şimdi son anda bir mucize olsun da Kıbrıs Türkiye’yi hırpalamadan çözümlensin istiyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1 Mayıs 2004’te AB üyesi olacağını bilmiyor muyduk? Biliyorduk. AB’ye başvuran bir ülke olarak kaderimizin biraz da Kıbrıs’a bağlı olduğunu kestiremiyor muyduk? Kestiriyorduk. Bütün bu gerçekler karşısında ne yaptık? Hiçbir şey! Şimdi öyle bir noktaya geldik ki bu yıl, AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye’de büyükelçilik açmak istediği zaman ne cevap vereceğimizi bile bilemiyoruz. AB üyesi bir ülkeye “Seni tanımıyoruz” mu diyeceğiz? Bu soruyu birkaç ay önce emekli bir büyükelçiye sordum. “Olur mu canım öyle şey. Rumlar hiç Ankara’da büyükelçilik açabilirler mi?” dedi. “Peki, AB’ye tam üyelik başvurumuzla bu tutum nasıl bağdaşacak?” diye sordum. Cevap vermedi. Belli ki bilmiyordu. İşte Türkiye’nin politikası bu. “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına” şarkısını hatırlıyor musunuz?