20 Ekim seçimi, hepimiz için önemli dersler içeriyor: Bunlardan birisi de, askeri çözümlerin aslında çözüm olmadığı gerçeği. 12 Eylül 1980’de kapatılmış olan siyasi partiler yeniden gündemde. Darbenin, siyaset yasakladığı politikacılar Türkiye’yi yönetiyor. Hatta sıkı yönetim mahkemelerinde yargılanmış sanıklar ve vatan-millet düşmanı ilan edilmiş kişler, milletin vekilleri olarak mecliste. Demek ki , toplumsal oluşumları ve bunların siyasi yansımalarını emir-kumanda zinciri içinde çözmeye imkan yok. emir demiri kesiyor, ama Demirel’i kesemiyor. Toplumun kuralları, askeri emirlerden daha baskın. Düz ve bir kestirme mantıkla alınan ve asarım-keserim zihniyetine dayanan kararlar ters tepiyor, toplumu yaralıyor ve demokrasinin gelişme sürecini geciktiriyor. Düşünün ki, 12 Eylül hareketiyle yasaklanmış olan politikacılar, tekrar meclise girebilmek için 11 yıl harcadılar. Erbakan bunu, ” 11 yıl önce film kopmuştu, şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz” diye anlatılıyor. Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan bundan böyle her gün karşımıza çıkacak. Meclis çalışmaları başladıktan sonra bu yüzleri gene her gün televizyonda göreceğiz. Kimisinin saçları biraz daha dökülmüş, kimi biraz daha kilolanmış, kırışıkları artmış ve saçları ağarmış…Ama eski hırslarının ateşi sönmeden, belki daha da bilenmiş olarak çıkacaklar karşımıza. Unutmaya çalıştığımız bir filmin baş oyuncuları gibi gelecekler kimimize, ya da özlediğimiz starlar gibi. Kimimiz kızacağız, kimimiz “Bir millet, layık olduğu adamlarca yönetilir. Demek ki biz bunlara layıkmışız” diyeceğiz. Ama bilelim ki bu siyasileri, yeni bir enerjiyle karşımızda görmemizin nedeni 12 Eylül hareketidir. Eğer 12 Eylül’de süreç kesintiye. uğramasa ve kardeş kavgasının çaresi demokrasi içinde bulunabilseydi, toplum vicdani bu kişilerin askeri idareden çok daha ağır bir biçimde mahkum edecekti. Hem de bir daha geri gelmemecesine. Aradan geçen 11 yıl içinde bu partiler doğal gelişimlerini sürdürecek, seçim yenilgileri alacak, öz eleştiri yapıp liderlerini değiştirecek ve belki de bu günlere ulaşamayacaklardı karşımıza. 12 Eylül hareketi, bu kişileri 11 yıl boyunca buzlukta sakladı. Kamuoyunun vicdanında “mağdur” durumuna soktu ve bugünkü zaferlerini hazırladı. Yapılan bir hareketin karşı tepkisini hesap etmek, satranç oyununun en temel kuralıdır. Usta satranççılar, rakiplerinin birkaç hamle sonrasını bile tahmin ederler. Siyaset satrancında da, her hareketin doğuracağı tepkiyi hesap etmek esastır. İhtilalin kestirme mantığı bunları bilmez. vurdun mu durur, kestin mi ölür zanneder. Oysa toplum kuralları böyle işlemiyor. 27 Mayıs’ta Demokrat Parti diktatörlüğü, seçimle değil de ihtilalle devrildiği için tam günümüze uzanan bir “mağdurlar” tepkisi başlamadı mı? Devr-i sabık yaratmak, bir kan davası doğurmadı mı? 12 Mart darbesinin baskı ve zulmü, yüzlerce silahlı örgütün doğmasına neden olmadı mı? 12 Eylül’ün sonuçları ise ortada. Evren Armutlu’da! Siyasi yasaklılar ise Türkiye’yi yönetiyor. Artık sizce bütün bunlardan ders almanın zamanı gelmedi mi? Gelişmiş ülkeler, krizlerini niye askeri yöntemlerle çözmüyorlar diye bir soru sormayalım mı kendimize? Ve bütün bu tecrübelerin ışığında Kürt sorununu tekrar gözden geçirmeyelim mi?