Pazartesi akşamüstü… Yabancı televizyon kanallarının hepsi İsrail- Filistin anlaşmasının tümünü canlı olarak yayınlıyor. İtalyanlar’ın birinci kanalını açıyorum; tören, anında çeviriyle yayınlanıyor. İkinci kanal deseniz gene öyle. Hemen yanında İspanyol televizyonu var. Aynı tören bu kez İspanyolca çevirisiyle ekranda. Bizim televizyonlar ise ya allı pullu kızlarla yarışma yayınlıyor, ya saçlarını sarıya boyamış alaturkacılara şarkı söyletiyor, ya da 900’lü telefonlardan seslerini dinleyip tahrik olmaları için erkeklere çağrıda bulunan bar lady’lerine yer veriyor. Bir tek İnterstar’ın, törenin bir bölümünü yayınladığını görüp memnun oluyoruz. Ama o da daha sonraki yayınlarıyla, bir çuval inciri berbat ediyor.
Gözüm bir dakika kadar yarışma programına takılıyor. Yıldo adında birisini çıkarmışlar. Ben açtığım sırada adam doktorlardan söz ediyor. Atatürk’ün “Beni Türk doktorlarına teslim edin.” dediğini söylüyor. Arkasından da ekliyor “Madem ki Kemal Abimiz böyle buyurmuş…” Başıma kan hücum ettiğini ve damarlarıma adrenalin pompalandığını hissediyorum. Ben tutucu bir insan değilim. Her düşünceyi, olabilecek en geniş hoşgörü çizgisiyle kavramaya çalışıyorum ama bir yarışma çığırtkanının, Atatürk’ten “Kemal Abimiz” diye söz etmesi sinirlerimi bozuyor. “Hey gidi Gazi Mustafa Kemal hey!” diye düşünüyorum. “Kurtlar kocayınca…” diye devam etmiyorum. Çünkü O’nu maskara etmeye güçlerinin yetmeyeceğini biliyorum.
Haber bülteninde SHP’deki devir-teslim töreni yayınlanmakta. Erdal İnönü ve Murat Karayalçın bir baba oğul gibi oturmuşlar. Mutluluktan yüzleri parıldıyor. Tam bu sırada ak saçlı bir partili ikiliye bakarak şiir okumaya başlıyor: “Anlamak sevgilim, O bir müthiş bahtiyarlık/ Anlamak gideni /Ve gelmekte olanı” diyerek noktalıyor şiiri. “Spiker “Tam o anda bir şair çıktı ortaya” diye anlatıyor. “Ve yazdığı bir şiiri okumaya başladı.’ Böylece Nazım Hikmet’in en güzel ve en tanınmış şiirlerinden biri daha, TV spikerlerinin ve muhabirlerinin yakıştırmasıyla, o anda partilinin yazdığı bir şiir oluveriyor. Aşık atışması gibi bir şey sanki. “Hey gidi koca Nazım hey!” diye düşünüyorum.
Yıllardır her yazdığımızı, her söylediğimizi ve özellikle her eleştirimizi ideolojik bir propaganda olarak anlamak eğilimine girdiler. Kenan Evren bile eleştirilerime karşı gönderdiği mektupta, “Siz kafanızdaki ideolojiyi getiremediğiniz için bizi eleştiriyorsunuz.” diyor. Oysa anlamıyorlar ki her şeyden önce, istediğimiz biraz seviye, birazcık seviye..
