Türkiye’nin siyaset sahnesinde yeni aktörler var: Birkaç yıl öncesinin liderleri yalnız yaş değil, görünüm olarak da değişti. Üç yıl önce Türkiye’ye gelen bir yabancı Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi şişman ve yaşlı politikacılara bakar ve zayıf Erdal İnönü’nün oluşturduğu kontrastı ilginç bulurdu. Bir film yönetmeni gözüyle bakarsak, Türk politikacısı tipinin çok değiştiğini görürüz: Tansu Çiller, Murat Karayalçın, Deniz Baykal ve Mesut Yılmaz’ı yan yana gösteren bir tablo ilginç bir film “cast”ı ortaya çıkarıyor. Ne var ki bu kişiler bir filmde oynamak için değil, Türkiye’yi yönetmek için ortaya çıktılar. Bu yüzden kafalarının dışı değil, içi önemli.
Artık Türk politik yaşamında safları netleştirmenin zamanı geldi. Uzun zamandan beri bulanık bir belirsizlik içinde yüzüyor partiler. Önce DYP’yi ele alalım: DYP Demirel’in çizgisinde devletçi bir parti mi yoksa Özal liberalizmine daha mı yakın? Bu soruyu, sadece liderlik kadrosuna bakarak cevaplamak yanlış olur. Kökleri Anadolu esnafına ve köylü yığınına dayalı bir parti bugün neyi temsil ediyor?
ANAP’ta ise durum oldukça çarpıcı. Partiyi Turgut Özal’dan devralan Mesut Yılmaz, aynı reform çizgisini sürdürmüyor. Gerçi kentlerdeki modern kesimlerden oy alabilmek için belli imaları cilalıyor ama partinin temel kazıklarını devletçi-milliyetçi bir taban üzerine çakıyor. Modernliğe göz kırpışı sadece bir oyalamaca. Resmi ideolojiye karşı olan bir liderden aldığı partiyi, devlet ideolojisinin en güvenilir unsuru haline getiriyor. Böylelikle Mesut Yılmaz sanki bir genel seçime değil de, bir askeri dönemin başbakanlığına oynuyor izlenimi vermekte.
SHP ve CHP çok dar bir manevra alanına sıkıştılar. Özgür Gündem ve Aydınlık gazetesinin yayınlarından anlaşıldığı kadarıyla, solun o noktasında bir duvara dayanıyorlar. Sağa doğru gelebilecekleri yer ise merkeze yakın bir sol nokta. Ondan ötesi dolu. Böylesine dar bir çizgide politika üretmek gerçekten çok zor. Bu yüzden iki partide de inandığını söyleyememe ve doğrudan kamuoyuna mesaj verememe sıkıntısı yaşanıyor. Çünkü iki parti üzerinde de sol vesayetin ortodoks kılıcı sallanmakta.Türk sol geleneği düşünceden çok, ahlaki bir yapıda temellenir. Buna bir de sosyal demokrasinin dünyadaki krizini ve savunduğu değerleri yeniden gözden geçirmesini eklerseniz durumun belirsizliği iyice ortaya çıkıyor.
Şimdi bir netleşmeye gidilmesi gerekiyor. Partiler sadece liderlerinin dış görünüşü ve yarattıkları imajlarla değil, dayandıkları fikri temel ve felsefeleriyle tartışılmalı. Türk siyasi yaşamındaki kargaşanın açıklığa kavuşması bu noktadan geçiyor.
