Zonguldak grevi hepimiz için bir utanca dönüşmek üzere. Hem de yüzlerimizi kömür karasından da beter karartacak bir utanca. Yerin yedi kat altına, ziyaret için 5 dakikalığına indiğinde klostrofobileri tutan beyler, o madene gören insanların ayda beş yüz bin liraya kazma sallanmasını istiyor. Hem de Yusuf Özal’a bakılırsa” işçiye çok yüz veriliyor” muş. Şu anda 549 bin 995 lira alan yeraltı işçisine hükümetin zam önerisi 835 bin lira dolayında. Sendika ise 3 milyondan fazla istiyor. İlk bakışta bu durum şaşırtıyor insanı. Bir ücretin 6 katı zam istenir mi diye tepkiler doğuyor. Hem bu yalnız Zonguldak değil, bütün iş kolları için geçerli. Otomotiv, tekstil vs. Her sendikanın zam talebi, şu anda alınan ücretin beş altı kat üstünde. Yetkililer bu oranı, sendikaların kötü niyetli ve karşılanamayacak isteklerine delil olarak gösteriyorlar. Kamuoyunda da bu yönde bir görüş hafif hafif oluşmaya başladı. Oysa hesaba katılmayan bir şey var. Bu işçiler 1990’dan 91’e geçişin zammını istemiyorlar yalnızca. 10 yılın hesabını istiyorlar.1980 darbesiyle ellerinden alınan hakları, baskıyla düşük tutulan ücretlerinin ayarlanmasını istiyorlar. Askeri idare baskısı ve grev yasaklarıyla bugünlere ulaştılar. Şimdiki ayarlama bu on yılı kapsamak durumunda. Ücretleri asgari değil askeri müştereklerle belirlenmişti. Şimdi demokratik idareye geçtiğini söyleyen her yetkili, darbenin ekonomik izlerini ortadan kaldırmak zorundadır. Ama karşılığında şöyle bir cevap yükseliyor:” işçiler çok şımardı.” Yani, her 10 yılda bir olduğu gibi askerler gene gelsin, Zonguldak’taki de içinde olmak üzere bütün görevlileri yasaklasın. Sendikacıları tutuklansın. Son Türk devletini kurtarıyoruz sloganları arasında kolları bağlı Türk işçisi enflasyona yenik düşürülsün. Şimdi anılarının yayınlamakta olan Kenan Evren bu sorunun ve Zonguldak’tan yükselen taleplerin baş muhatabıdır. Devlet idaresindeki etkisi sadece anılarında yazdığı kadarıyla sınırlı değildir. Onun döneminde sadece siyasi manevralar, gazetecilerin yorumları, kulislerde politik pazarlıklar olmamıştır, Türkiye’nin bugünkü ekonomisini, imajını, adaletini, toplum yapısını etkileyen çok önemli dönüşümler yaşanmıştır. Şu anda kapımıza gelen grevler de bu dönemin sonuçlarından biridir. İşçiler bunu çok iyi bildikleri için, telaş içinde” yazın, anlatın, grevimiz politik değildir. Aman yanlış anlaşılmasın. Ekmek parası peşindeyiz” niye çırpınıyorlar. Çünkü geçmişlerinde yer alan deneylerden öğrendikleri, zam isteği ve grev tehdidiyle ortaya çıktıkları an, Batılı tehlikede gören bazı odakların sıkı yönetimler ve darbelerle gelip kendilerine ezmeleri. Eğer Türkiye 1980 darbesinin onuncu yılında Yeni bir darbe ortamına girmeyecekse, 12 Eylül ekonomisinin bu izlerini temizlemek zorundadır.
Türkiye’nin imajı… Darbelerin sonuçları her alanda ortaya çıkıyor. Bunlardan biri de turizm. Cuma günü TÜRSAB’ın düzenlediği” turizm tanıtma parantez işareti panelinde konuşmacı olarak yer aldık. TÜRSAB başkanı Bahattin Yücel PİAR’dan Bülent Tanla, Ada Ajans’tan Ersin Salman Toplantıyı yöneten Kenan Mortan’la birlikte Türkiye’nin dışarıdaki imajı, kimlik sorunu gibi boyutları konuştuk. Toplantıda bir konuşma yapan eski Başbakanlardan Mükerrem Taşçıoğlu,” turizmde çok büyük atılımlar yaptığımızı ama Saddam faktörünün bizi sarstığını” söyledi. Daha önce de Kaddafi’nin Amerika’ya kafa tutması yüzünden böyle bir kriz yaşamıştık. Çeşitli dönemlerdeki krizleri hep yabancıların mı yarattığını sordum. Bizdeki darbelerin turistleri çil yavrusu gibi dağıttığı ve ülkenin imajından en ufak bir olumlu gelişmenin yıllar almasına rağmen, bir darbeyle her şeyin alt üst olduğu gerçeğinin unutulduğunu anlattım. Bugün de bu darbelerin kalıntısı olarak büyük bir insan hakları sorunuyla karşı karşıyayız. Çarşamba gecesi Lütfi Kırdar salonu dolduran binlerce kişinin yükselttiği protestolara rağmen, insan hakları ihlalleri sürüp gidiyor. Türkiye’nin yurtdışındaki imajını etkileyen en önemli damga, insan hakları ihlalidir. Türkiye hakkında hiçbir şey bilmeyen Amerikalılar Avrupalılar, en azından Midnight Express filmini görmüşlerdir. Daha sonra çevreleri de Midnight Express ırkçı ve önyargılı bir film olduğu halde insanları bu ölçüde etkileyebilmiş. Aynı film diyelim ki Norveç için yapılmış olsaydı, etkisi böyle ülkenin bütün imajıyla birleşemez ve bu kadar tutmazdı. Amerikalılar nasıl Japonya denilince Samurai filmi düşünüyor. Çin denince karate filmi istiyorsa Türkiye denince de hapishane ve işkence filmi düşünüyor. Genel imaj bulduktan sonra, tanıtım odakları ağzıyla kuş tutsa, milyonlarca dolarlık tanıtım boşa gider. Türkiye’nin hem içeride sağlıklı bir demokrasiye kavuşabilmesi hem de dünyada saygınlığı sağlayabilmesi için, bir an önce bu ayıptan kurtulma çarelerini bulması gerekiyor.
