Apartmanlar arasına sıkışmış küçük bir bahçeyi çevreleyen duvarın önünde duruyorduk. Küçük Zeynep birden “Ben bu duvarda 1989 yılında bir kertenkele gördüm” dedi. Şaşırdık “Yanlış mı söyledi?” diyerek bir daha sorduk. Yedi yaşındaki Zeynep ciddiyetle yineledi: “1989 yılında bir kertenkele gördüm.” O günden beri bu söz aklıma takılıyor zaman zaman içimi kamaştıran yeri tatlara kaynaklık ediyor. Şiir, zaman ve doğa olarak belki de!
ŞİİR
Şiir nerede başlayıp nerede bitiyor? Müzik için de geçerli bir soru. Hangi ses hangi aşamada gürültü olmaktan çıkıp müziğe dönüşüyor? Aradaki sınır ne? İnsanoğlunun söylediği sözler, ne zaman şiir ürpertisi veriyor bize? Niye “geçen yıl bir kertenkele görmüştüm” sıradan oluyor da, geçen yıldan söz ederken “1989 yılında” demek, bir şiir tadı çağrıştırıyor ? Gündelik dili, basmakalıp kullanımları bozduğumuz zaman mı şiire yaklaşıyoruz? Çocuklar bunu bizden daha iyi biliyor. Fazıl Hüsnü, belki de bunun için “Çocuklar korkunç Allahım!” demişti.
ZAMAN
Nazım’ın zaman boyutunu işleyen çok güzel bir şiiri vardır. Elindeki kurşun kalemin ömrünü kendi hapis yıllarıyla kendi ömrünü dünyanın yaşıyla kıyaslar. Aynı düşünceyi “su başında durmuşuz” şiirinde de görürüz. İnsanın, sıradanlığın dışına çekilip her şeye bir zaman perspektifinden bakması, felsefede şiirde tasavvufta önemli bir derinlik yaratmış. Geçen yıldan söz ederken hepimiz ayrı şeyler söylüyoruz aslında. Ben ömrümün kırkdörtte birini anlıyorum. Siz otuzsekizde, yirmibirde ya da yetmişbeşte birini. Oysa Zeynep için o donem, ömrünün yedide biri. Hele bilinçli yaşadığı süreyi dört yıl sayarsak dörtte biri. Yani benim onbir yılıma bedel. Zaten çocukluk yılları daha uzunmuş gibi gelmez mı bize? Bu yüzden Zeynep onca ısrarlı sorumuza rağmen, büyük bir ciddiyetle “1989 yılı” diye tarih düşürüyor.
ÇEVRE
Ama bunlardan daha önemlisi bu sözde belki de gelecekle ilgili bir yargıyı seziyor olmamız. Çirkin apartmanlar, delik deşik asfaltlarla betonlaştırdığımız, gittikçe boğulan kentlerde büyüyen çocuklar daha kaç yıl kertenkele görme şansına sahip olacaklar. Bir arada, organize olarak yaşamayı beceremeyen bir ulusun çocukları doğaya ne kadar yaklaşabilecek, doğa ile uyumunu nasıl sağlayacak? “1989’da kertenkele görmüş olma”nın önemini kavrıyor musunuz? Haliç’in iğrenç kokusunu duyan suyu akmayan, çarpık beton kümesleri gören bir çocuğun, kertenkeleyle karşılaşması unutulmaz bir anı.
VE BİZLER
Dediğim gibi bu söz zaman zaman aklıma geliyor ve bir tazelik, bir temizlik dünyaya dostça ve bilgece bir bakışı çağrıştırıyor. Bugünlerde İzmir’deyim. Gelir gelmez konser afişleri yüzünden, ikisi de sosyal demokrat olan Büyükşehir ve Konak belediyelerinin çatıştığını öğreniyorum. Gazeteler buna “afiş savaşı” adını veriyorlar. Birinin astığı afişi ötekiler kapatıyor. Ötekiler gene asıyor. Başkan Yüksel Çakmur’un bu olaylar sırasında İzmir’de olmadığını öğreniyorum. Bu yalnız afişte kalsa iyi! Birinin yayalara açtığı yolu öteki gelip kazıyor, ayrı plan uyguluyor. Karşıyaka Belediyesi halka ucuz satış yapan Tansaş’Iara durmadan ceza kesiyor. Kısacası İzmir’de sosyal demokrat belediyeler, birbirini boğmak İçin ölüm kalım savaşı veriyor kendilerine umut bağlamış halkın şaşkın bakışları altında. Yalnız İzmir mi? Ya bir de beyaz takım elbiseli, rugan pabuçlu Selçuk Belediye Başkanı’nı görseniz! Bodrum’daki zaten bir fenomen. İstanbul’daki kavgayı hepimiz biliyoruz. Murat Karayalçın, Sefa Taşkın gibi örnek belediye başkanları olmasa umutsuzluğumuz iyice artacak.
İzmir Açıkhava Tiyatrosu’nu dolduran uygar, sevgi dolu dinleyiciler kesilen elektrik nedeniyle yarım bıraktığımız şarkıyı hep bir ağızdan tamamlıyor, bizimle şarkılar söylüyor ve konser bitiyor. Hepimiz sahneyi terk ediyoruz, dinleyiciler de yavaş yavaş boşalıyor. Tam bu sırada bir provokatör ‘ün sahneye fırlayıp mikrofondan kendi kısır siyasi sloganlarını bağırmaya başladığını öğreniyorum. 15-20 kişilik yandaş grubuyla birlikte, planlı olarak, konseri baltalamak, olay çıkartmak için gelmişler. Konser sırasında yapamadıkları eylemi konser bittikten sonra yapmaya çalışıyorlar. Olup biteni görmek için sahneye geldiğimde dağılmakta olan halkın provokatörü yuhaladığını, ıslıkladığını duyuyorum. Böylece, 21. yüzyılın eşiğinde kendilerine kurdukları küçücük beyinsel hapislerde yaşayan zavallılar “eylem koymuş” oluyorlar. Hiçbir zaman toplamayı başaramayacakları bir topluluk tarafından ıslıklanmış olsalar bile: Görevleri “bu konserlerde olay çıkar” sözünü doğrulatmak ve konserlere engel olmak! İşte bu olaylar içinde yaşarken 1989 yılındaki kertenkeleyi düşünüyorum. Koskoca adamların kısıtlı küçük dünyalarının yanında Zeynep’in bakışındaki bilgelik ve derinlik beni kendine çekiyor. Birbirinin ayağına basmaktan kıpırdayamayan bir kör döğüşü içinde yuvarlanan muhterisler dünyası, doğru bir dünya değil. Zeynep çok mutlu olduğu bir doğum gününde de “N’olur hiç büyümeyeyim, amin!” demişti. Haklı değil mi?
