Her çağın moda deyimleri vardır. Günümüzün deyimleri ise: değişim, iletişim, bilgi ve global düşünce. Dünyayı global olarak kavramak ve yerel sorunları uluslararası sorunlarla ilişkili olarak görmek, Türkiye’de çok zor. Çünkü politik geleneğimiz içine kapalılığı, ülkenin sorunlarını tek ve benzersiz olarak görmek yanlışını ve giderek politik alanda bir yabancı korkusunu (xenophobia) erdem haline getirmiş. En korkulan deyimlerden biri “kökü dışarıda” kavramı olmuş. Yıllarca Türkiye’de söylenebilmiş olan sözler, yurtdışından söylenince suç sayılmış. Türk Ceza Kanunu‘ nun, Türkiye’nin itibarını dış ülkelerde zedelemekle ilgili 140. Maddesi işletilerek birçok insanın yurttaşlığı elinden alınmış. Yıllarca bir taşra kapanıklığının uyuşturucu rahatlığı içinde, kendimizi sonsuza kadar güvenli hissederek ve dış dünyada olup bitenleri yarı aralık göz kapaklarımızın altından şaşkınlıkla izleyerek kıvrılıp yapmışız. Oysa “cihanşümul“ Bir imparatorluktan devraldığımız miras bu değildi. (Ya da olmaması gerekirdi.) Son yıllarda bu taşra rahatlığının, dünyadaki gelişmelerle sarsıldığını, global düşünme gereğinin Türkiye’deki her türlü siyasal, ticari, sanatsal vb. örgütlenmelere bireyleri gelipte yattığını görüyoruz. Artık tek başına yaşamak, tek başına ayakta kalmak mümkün değildir. Sanayici iseniz, kesinlikle dünyanın çeşitli bölgelerinde odaklaşmış sanayi merkezleri ile ilişki içinde olmanız gerekiyor. Bu ticaret için de geçerli, spor ve sanat içinde. Herkes kendi yaptığı işte, dünyadaki benzerlerinin uzantısı olmak durumundadır. Yerel renkleri korumak koşuluyla, herkes kendini, büyük bir nehre akan yan dereler gibi görmek zorundadır. Bu belki en çok siyasi partiler için doğrudur. Türkiye’deki bir muhafazakar parti İngiltere’deki muhafazakarlardan, ya da Alman CDU‘sundan farklı konumda olamaz. Onlarla aynı kavramları ve aynı görüşü paylaşmakla yükümlüdür. Aynı şey sosyal demokratlar içinde geçerlidir. Türkiye’deki bir sosyal demokrat hareket Alman SPD, ya da İsveç, Fransa, İtalya sosyalist partilerinden ayrı bir tabana oturamaz. Aynı kavramlarla ilgilenmek, aynı yöntemlerle çözüm getirmek zorundadır. Oscar Lafontine‘in sosyal-demokrasinin dünya çapındaki yenilenmesi düşüncelerinden kopuk bir toplumcı parti düşünülemez bile. Bu gerçek, Türkiye’nin sağı için olduğu kadar, solu içinde geçerlidir. Türkiye’de sol, dünya solunun vardığı aşamaların gerisinde, kendine özgü kurallar yaratan bir tür olarak varlığını sürdüremez. Dünyada solun, politik zorlamalar sonucu ortaya çıkmış hataları tartışma ve dolayısıyla arınma dönemine girdiği bugünlerde, Londra’da “Yaşasın Stalin “ pankartıyla yürüyen bir sol grubun geleceğe dönük hiçbir şansı olamaz. Dünyayla ilişkisini kuramamış sanatçının da, sanayici, politikacı, bilim adamı, sporcunun da kaderi budur. Son yıllarda çok söz edilen, değişen değerleri yakalamak ve onlarla uyumlu davranabilmek ilkesinin Özü şöyle özetlenebilir: Artık hiç kimse politikasını yerel veriler ve naiv duygusallıklar üzerine kuramaz.
Değişimin rotası… 20. yüzyıla en çok etkilemiş olan ülkelerin başında Sovyetler Birliği geliyor. Sovyetler Birliği’ nde olup biten her şeyi, dünyayı çok ilgilendirdi. Bugün de ilgilendirmeye devam ediyoruz. 19. yüzyılda edebiyat alanında büyük bir kültür patlaması yaşayan bu ilginç ülke, 20. yüzyılın başında ve sonunda iki önemli değil lider yarattı: Vlademir İliç Lenin ve Mihail Sergeyeviç Gorbaçov. Bu iki lider de dünyayı etkiledi ve global dramatik değişimlere neden oldular. 1917 devrimi ile sarsılan dünyada, bütün ülkeler konumlarını Lenin’in hayata geçirdiği Komünizm‘e karşı aldıkları tavırla belirlediler, kimi komünist, kimi anti-komünist politikalar oluşturdu ama hiçbiri komünizm gerçeğine kayıtsız kalamadı. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki bütün bir 20. yüzyıl tarihi bu mücadelenin tarihidir. Yüzyılın sonunda ise bir başka lider, Mihail Gorbaçov, Leninizm’in getirdiklerine teker teker devrem bir Dominos sistemine başlattı. Artık bütün dünya, kendini bu yeni gelişmeye göre ayarlıyor. Her ülke, nasıl 1917‘den sonra komünizme karşı tutumunu belirleyerek biçimlendiğiyse, şimdi de Gorbaçov reformlarına göre konumlanıyor. Bu iki tarihsel ve ideolojik fırtınadan ilki Türkiye’yi çok etkilemişti. Yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti, kuzey komşusu Sovyetler Birliği ‘ndeki gelişmelerden ürkerek, kendini ona karşı silahlandıracak yasal düzenlemeye gitmişti. Zaten Türkiye Cumhuriyeti ‘ nin kuruluş ilkeleri, içinden çıktığı halifeliye ve kuzey komşusundaki Bolşevikliğe rejimi kapatma kararına dayanıyordu. Cumhuriyet tarihi bu iki temel ilkinin uygulamaları ile geçti. Gündelik yaşama yansıyan bu temel yönelimler bazen yasal, bazen de yasadışı baskılarla sürdü gitti bugün ise durum farklı, Kominizim dünya çapında biçim değiştirdiği bir dönemde Türkiye’nin köhne anti-komünist stratejileri sürdürmesi, onu olsa olsa yel değirmenlerine karşı çarpışan Don Quijote konumuna getirir.
Fanatizim… Dünyadaki hızlı değişim, neredeyse bir “tashih-i karar” niteliği taşıyor. Savaşlar ve baskılarla çizilmiş olan ideolojik yapay sınırlar yeniden düzenleniyor. Büyük ideolojik gruplaşmaların ortadan kalkmakta olduğu dünyada, gittikçe kendini duyuran öğe, her yerde artan milliyetçilik, etnik ayrımcılık ve dinciliktir. Bu üç unsurunda sesini duymak için başvurdu model, terör ve silahlı propaganda ya da bölgesel çatışmadır.. Ve her üçünün de temelinde “fanatik” kitleleri kendi istekleri doğrultusunda hareketlendirmek yatar. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllar, etnik, dini ve milli kökenli fanatizmin yükseleceği ve insan haklarına saldırıların yoğunlaşacağı bir dönem olacak. Hatta, bugün de örnekleri görüldüğü gibi bazı devletler, fanatik bir dünya görüşüne göre örgütlenecek. Fanatizmin tam karşısında yeşeren uygar dünya ise bilgi toplumu, dolayısıyla açık toplum olmanın mücadelesini veriyor. Türkiye bu büyük ayrım da yerini nasıl belirleyecek, hangi blokta yer alacak? İnsan haklarına saygılı, bilgi akışının özgürce gerçekleştiği bir açık toplum mu, yoksa fanatik baskıların kol gezdiği, sansürcü, günümüzün matbaası sayılan uydu antenleri yasaklayan ve insan haklarını hiçe sayan bir ülke mi? Matbaayı 250 yıl geç benimsemenin acısını hala yaşayan toplumumuzda, birinci seçeneğin ağırlık kazanması Türkiye’yi uygar dünyaya taşıyacak tek yoldur. Dünyada “Yaşasın Stalin“ pankartı taşımanın da, o pankartı taşıyanı çeşitli baskılarla yıldırıp, devlet terörü uygulamanın da modeli kalmamıştır.
