Geçen hafta Sakıp Sabancı’nın, siyasi kanısını belirtmesi üzerine kopan fırtınada, DYP lideri Sayın Demirel, ünlü sanayiciden “lastik fabrikatörü” diye söz etti. Açıkçası ne Sayın Sabancı’nın sözleri ne de bununla ilgili olarak açılan tartışma beni fazla ilgilendirmiyor. Bunun güncel milyonlarca polemikten biri olduğunu düşünüyorum. Üç gün sonra unutulur. Tıpkı bunun gibi başka polemikler gelir gündeme. Bu konuda ilgimi çeken şey, siyasi üslup ve ülkemizde bireylerin ilişki biçimidir. Çünkü bu değişmez ya da çok zor değişir. Ülkede herkesin davranışın belirleyen bir model oluşmuştur. O da yaşadığımız bu simgeler toplumunda, bir çok şeyin “dil”le, sözcüklerle çarptırılmasıdır.
Sayın Demirel, Sayın Sabancı’nın söylediklerinden hoşlanmadığı için ondan “lastik fabrikatörü” diye söz ederek, aşağılamaya çalışıyor. Eğer söylediklerinden hoşlansaydı, “sanayimizin devi” gibisinden sözler kullanacaktı. Bu sanayicinin söyledikleriyle birinci derecede ilgili değildir. Sayın Demirel, onun her dediğine daha da ağır cümlelerle karşı çıkabilir gene de “lastik fabrikatörü” demek gereğini duymayabilirdi. Sayın Sabancı’ nın “ANAP’ın dirilmesiyle” ilgi sözlerinin arkasında çıkarlar olabilir, uluslararası anlaşmalarına gösterilen kolaylıklar ya da duygusallıklar bulunabilir. Bütün bunlar ona ağır eleştiriler getirmeyi haklı kılar ama ülkenin iki büyük sanayicisinden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Uygar bir toplumda insanlar birbirleriyle belli bir üslup çerçevesinde ilişki kurarlar. Bilindiği gibi üslup insanın kendisidir, özüdür. Bireyin kendisine ve toplumuna duyduğu saygı, konuşmalarında ve polemiklerinde yansır.
Okuyanlar bilir: Batı gazeteleri herkesten Mr.-Mrs./ Monsieur Madame olarak sözeder. İster Cumhurbaşkanı, ister idamlık bir katil olsun bu gerçek değişmez. Mesela bir idamı “Mr. Ohessmann sabaha karşı idam edildi” diye verir. Çünkü bir insanın yaşama hakkının elinden alındığı durumda bile o kişinin toplumda bir adı, bir bireyselliği vardır.
Alman gazetelerinde Türk işçilerinin karıştığı bazı kriminal olayları okurken de dikkatinizi çeker bu: “Herr İsmail Kurt, bir lokalde silahını çekerek…” Siyaset adamları can düşmanlarından söz ederken bile Bay ve Bayan deyimlerini kullanırlar. Bu durumun sadece birkaç ülkeye özgü olduğu sanılmasın, Batı dediğimiz uygarlığın temel taşlarından biridir bu. İstisnası yoktur. Çünkü o toplumdaki insanların temel kişilik haklarıyla ilgilidir. Bu özen bize uygularsak “Hande” dediğimiz insandan Bayan Mumcu olarak söz etmemiz gerekir. Türk gazetelerinde, batı usulü bir haber yazacak olsak: “Bay Karaman, polisle girdiği çatışmada ölü olarak ele geçirilmiştir.” dememiz yakışık alır.
Oysa, başta siyasi liderlerimiz olmak üzere kimse kendini tutamamakta, olaydan daha rafine, daha soğukkanlı bir perspektifle yorumlamayı denememektedir. Bir büyük gazetemiz askeri dönemde, Türkiye aleyhin de gösteri yapan her gruba “K” ile başlayan isimler takmıştı: Kansızlar, Köpekler, Kahpeler gibi…. Dünyanın en büyük müzik prodüktörlerinden biri olan ve Atlantik efsanesini yaratan Nesuhi Ertegün’ün ölümünü bir gazetemiz “Madonna’nın plakçısı öldü” diye vermişti. Siyasi alanda neredeyse “dil şehveti” diyebileceğimiz bir kakofoni yaşanmaktadır. Sol gruplar bir ara “oligarşi” sözünü çok sevmişlerdi. Eskiden kendilerine “fraksiyon” denilen gruplar, bu sözü yeteri kadar yüceltici bulmadıkları için kendilerinden “siyaset” diye söz etmeye başladılar. Aynı gruplardan dört arkadaşın konuşması, “Değişik siyasetlerin görüş alışverişi” oluveriyordu. Örnekleri çoğaltabiliriz. Çünkü bu durum sadece, sağı ya da solu ilgilendirmiyor. Toplumumuzun tümüne yaygın bir semptom.
İslami başörtüsü takanlar “sıkmabaş” deyimine çok kızdılar ve yerine “türban” kondu. Aslında her şey aynıydı. yalnız adı değişmişti. Daha önceleri “minibüs müziği”, “dolmuş müziği” denen tür de, “Arabesk” olunca sanki bir asalet kazandı. Bundan dolayı, yıllardır bir simgeler toplumunda yaşadığığımızı düşünüyorum. Hiç bir şeyin gerçekliği önemli değil. Ne, nasıl kim tarafından sunuluyor, o önemli!
Bu ülkede “Uluslararası ilişkiler yaşamsal önem taşır” derseniz ilerici, Atatürkçü, solcu oluyorsunuz. “Beynelmilel münasebetler hayati ehemmiyeti haizdir” derseniz, sağcı, tutucu, gerici vs. Oysa iki cümle de aynı görüşü dile getiriyor. Bu yüzden, ileri sürülen düşünceye değil, bunu kimin söylediğine bakılıyor. Ne söylendiği önemli değil, kimin söylediği önemli. Siyasi yaşamımız kaba ve ilkel bir üslubu üretiyor durmadan. Sayın Ecevit bile geçenlerde Deniz Baykal ve Fatma Girik’in resimlerini bahane ederek “Bu parti film mi çevirecek?” sorusunu yöneltti ve bence kendi düşünce dünyasına ters düştü. T.S. Eliot, Tagor, Ezra Pound inceliğiyle nasıl bir araya gelebiliyor bu vulger yaklaşım?
Şimdi anlıyoruz: Atatürk’ün “Bay ve Bayan” deyimlerini yerleştirmek için bunca uğraşması, toplumu uygar bireylerden oluşan bir ulus durumuna sokma isteğinden kaynaklanıyordu. Kendi yazdıklarını okuyun: Düşmanlarından söz ederken hep “Bey, Beyefendi” sözcüklerini kullanır. Mecliste başkomutanlık süresinin uzatılmasına karşı çıkan, canına kast etmiş düşmanlarına bile “Hüseyin Avni Bey, Kara Vasif Bey, Selahattin Bey” diye seslenir. Bu tutum, siyasi liderin kendine duyduğu öz saygıdan kaynaklanır. Bu üslup içinde en ağır eleştiriler de yöneltilebilir, en sert polemikler de yapılabilir. Şimdiki siyasi liderler içinde Sayın Erdal İnönü, bu inceliğe özen gösteren tek lider olarak sivriliyor. İnsanın gelişmişliği ve olgunluğu, duygularını ve içgüdülerini denetleyebilmesi demek değil midir?
Sayın Demirel, bu öfkeli geleneğin şampiyonluğunu yapmaktadır. Hoşuna gitmeyen sanayiciye “lastik fabrikatörü” diyerek, kendisini ve ülkeyi de o hiyerarşiye göre aşağılamaktadır. Çünkü en önemli sanayicisi “lastik fabrikatörü” olan bir ülkede muhalif parti lideri de ancak “aşiret reisi” olabilir. Sayın Demirel’in uzun siyasi yaşamında saygı gösterdiği bir tek karşıtı yoktur. Ecevit hükümetinden “Çankaya Hökümatı”, başbakandan “Hökümatın başı” diye söz ettiğini hepimiz hatırlıyoruz “Hökümatın başı” da “Başbakan” anlamına geliyor ama sözcüklerle o makamı aşağılamak kaygısı hemen seziliyor. Bu, uygar ve çağdaş bir tavır değildir. Hep yazmakta olduğumuz gibi Türkiye’deki her politikacı, her işadamı, her sporcu, her sanatçı olaylara “global” bakmak durumundadır. Dünyanın hiç bir yerinde olmadığı gibi, Türkiye’de de dünyadan kopuk, taşralı ve değerleri dünyaya ters düşen bir toplumu sürdürmek mümkün değildir. Global dünya değerleri bizim de değerlerimizdir. Bu gerçeği kavrayan Sayın Demirel bir süredir basınla, araştırma kuruluşlarıyla yakın ilişkilere önem vermektedir. Çünkü bu hızlı iletişim çağında, köylülük bitiyor, köylü değerleri toplumun taşıyıcı, amaç değerleri arasında yer alamayacak Bu, hızlı dönüşümün içinde olan Sayın Demirel’e siyasi üslubunu da gözden geçirmesini ve bu sert, köylü deyimleri bırakmasını öneriyoruz.
