Son günlerde olup bitenler ve gazetelere yansıyanlar hakkında aklıma gelen düşünceleri kısa notlar halinde sunmak istiyorum. Zaten her şey o kadar açık ki fazla söze de gerek kalmıyor.

Bir süre önce TÜPRAŞ’ın yaklaşık altıda birlik bölümünün satışı birilerinin işine yaramış. Daha sonraki satışla bir gecede bir milyar dolardan fazla kazanmışlar. Televizyon habercisi kız arkadaşın bu hesabı aklı almamış olmalı ki durmadan 1 milyon dolar diye tekrarlıyordu. Bu akıllara ziyan kâr kimlerin cebine gitti, ilgilisi biliyor. Siyasetçiler bu işin sonunun yüce divan olduğunu öne sürüyorlar. Ama hükümetin büyük bir güvencesi var. Bugüne kadar hangi siyasetçi yediği büyük lokmaların hesabını vermiş ki AKP hükümeti versin. Eskiden olduğu gibi bugün de yapanın yanına kâr kalmakta. Ama AKP’nin hızla ANAP’lılaştığı da bir gerçek. Fikret ne demişti: “Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştihâ sizin” Galiba bu ülkede hiçbir şey değişmiyor.

Devrim Sevimay’ın pazartesi söyleşilerinin her biri ses getirmekte. Çünkü sorular çok zekice ve Türkiye’yi bilen bir gazeteci tarafından soruluyor. Bu hafta konuk olan Haşim Haşimi, PKK’yı 1980 Diyarbakır Cezaevi koşullarının doğurduğunu söylüyordu. Yerden göğe kadar haklı. İnsanlar çaresizlikten kendilerini yaktılar bu cezaevinde. Ve ben, bir petrol mühendisinin eşi olmaktan başka bir suç(!) işlemeyen pırıl pırıl bir genç hanımın o cezaevinde neler çektiğini çok iyi biliyorum. Sadece bu olayın filmi yapılsa, yüz Geceyarısı Ekspresi ederdi. Diyarbakır Cezaevi’ni hiç unutmamalıyız ki bu utanç bir daha tekrarlanmasın.

Telafer’de çocuklara karşı napalm kullanılması ve Bağdat’taki kan gölü Türkiye’de ve dünyada yeteri kadar yankılanıyor mu? Hayır! Sebep ne? İnsanoğlunun duyarlılığının gitgide azalması mı? Yoksa bu bölgede yaşayanların insandan sayılmaması mı? Galiba her ikisi de doğru. Büyük bir insanlık ayıbını sadece seyrediyoruz.

Clinton’ın sonunu Monica getirmişti. Umarım Katrina da Bush’un sonunu getirir.