Almanların bir atasözü vardır: “Çok düşman, çok şeref” derler. Almanlardan çıkmış olsa bile bize daha çok uyuyor bu söz. Özellikle yazı, çizi ve politika ortamımız, kıskançlık krizleri geçiren ve kendi kompleks cehennemlerinde kıvranan ucubelerle dolu. Başarılı insanlara çamur atarak gündeme gelmek ve adlarından söz ettirmek istiyorlar. Her yazı çıldırtıyor bunları, her film kendilerinden geçiriyor. Televizyon ekranlarında gördükleri her konserden sonra hırslarından ellerindeki kirli mendilleri kemirip, başlarını duvarlara vuracak hale geliyorlar. Aslında dil uzattıkları yüzbinler, bunları tükürüğünde boğar ama durup her zavallıya haddini bildirmek küçüklüğüne düşmüyorlar. “Yolda size havlayan her köpeğe cevap verirseniz, istediğiniz yere gitmeniz gecikir” derler. Ben de bu sözü tekrarlayacağım ama o saf, temiz yaratıklara, sevimli köpekçiklere hakaret olur diye çekiniyorum. Çünkü köpekler kendi doğal hayatlarını sürdürür. Hiçbir köpek kıskançlık krizleri içinde çırpınıp, komplekslere gark olmaz. Ne var ki bunlar normal köpek değil, kuduz! Kıskançlık mikrobuyla hastalanmışlar. Gazete köşelerinde bunun için salyaları akıyor.
Eskiden böyle şeylere üzülürdüm. Yazılanları ciddiye alır ve düşmanlığın altında yatan sebepleri anlamaya çalışırdım. Bunca yıldan ve deneyden sonra anladım ki bu ülkede her başarı, bir küfür salvosunu da birlikte getiriyor. İyi bir şey yaptınız da adınız gündeme geldi mi başlıyorlar hırlamaya. Bu yüzden bana yönelen hırlamaları, doğru yolda olduğumun bir işareti olarak görüyorum artık. Gülüp geçiyorum. Hatta dostlarımla birlikte epey eğlendiriyor bizi bu kıskançlık krizleri. “Çok düşman, çok şeref!” diyorum.
Eğer akıllı olsalar biraz daha usturuplu yaparlar bu işi. Daha dengeli yazar ve bir seviyeyi korurlar. Öylesine öfkeliler ki böyle dengeleri ve ölçüleri düşünemiyorlar bile. Krizler içindeki ruh dünyalarının kıvranmalarını olduğu gibi açığa vuruyorlar. Eee tabi! Hayatta en büyük başarın bir kadın yazar dostumuzun eskitip attığı sevgilisi olmaksa ve bununla anılacaksın kendini tutman da zorlaşır. Milyonlarca kişiyle bütünleşmiş sanatçılara dayanamazsın. Geçen yıl yaptığın gibi Yaşar Kemal’e bile dil uzatma zıpırlığına düşersin.
Bazı okuyucularımız, böyle seviyesiz saldırılara çok üzülüyor. Sekreterim Ayşe’yi arayıp cevap vermemi istiyorlar. Bazıları sinirden titriyor, hatta öfkeden ağlayanlar bile oluyor. Çünkü bu adamlar benim şahsımda onlara da hakaret ediyorlar. Eğer gazeteleri buna göz yumuyorsa, mesela Ankara hipodromundaki iki yüz bin kişiye hakaret etmelerine ses çıkarmıyorsa ben ne yapayım? Gene de bana sahip çıkan sevgili okuyucularımın isteğini zaman zaman yerine getirecek ve bu adamlar hakkında yazacağım. Hem de öyle uydurma sövgü cümleleriyle değil. Geçmişlerini, bilimum ipliklerini ve ahlaki durumlarını ortaya çıkararak yazacağım. Gerçi bu zavallılardan söz ederek onları ummadıkları bir şerefe kavuşturmuş olacağız ama ne yapalım. Günah bizden gidiyor artık. f
