1974 müydü, 75 mi, hatırlayamıyorum. Stockholm’e bir Türk ziyaretçi geldi. Yakınlarımdan telefonumu almış, beni aradı. Bir kahvede buluştuk. İstanbul’da yedek parçacılık yaptığını anlattı. İşleri çok iyi gidiyormuş. Hem de “Allah’a şükür çok iyi!” Sandalyesini arkaya doğru kaykıltarak çevreye bakarken, gözlerinde belli belirsiz bir küçümseme seziliyordu sanki. Gördüğü herkesi kendisinden daha az kazananlar ve daha çok kazananlar diye ayırt etme alışkanlığı edinmişti. Ve o günlerde kendisiyle yarışacak insan bulamıyordu pek. Bu yüzden gergin omuzlarına yerleşen bir gururla yürüyordu Stockholm sokaklarında. Kahvede bana “Burası çok para kazanır mı?” diye sormuştu. Ben de bilmediğimi söylemiştim. Sokaklarda gördüğümüz dükkânlarla ilgili de aynı soruyu soruyordu. “Nasıl, alışveriş iyi mi buralarda? Mesela bu dükkân günde ne kazanır?” Bir süre sonra ilgisinin sadece insanların gelir durumuyla sınırlı olmadığını fark ettim: İsveç kızlarının methini duymuş olacak ki gelip gecen kadınlara belirgin bir arsızlıkla bakıyordu. Dilini bilmediği bu yabancı ülkede kendisini çok rahat hissediyordu, kimsenin anlamadığı Türkçeyi bağıra bağıra konuşuyordu ve sanki bakışların da tercümeye ihtiyacı varmış gibi, pervasızca bakıyordu herkese. Bir kitapçı dükkânının önünden geçerken, onu durdurdum, vitrindeki kitapları gösterdim. Bir süre orada neden durduğuna anlam veremeden baktı ve neden sonra “Haaa!” dedi. O sıralarda İsveç’te Yaşar Kemal kitapları fırtına gibi satıyordu. Bir kitapçı da Yaşar Kemal’in İsveççede yayınlanan kitaplarından bir vitrin yapmıştı. Ben gururla bunu gösterince bizim yedek parçacı zengin arkadaşımız ne yapacağını bilemedi. Ve sonra meşhur sorusunu patlattı: “Bunlardan para kazanır mı Kemal bey?” Ardından kendi sorusunu kendisi cevapladı: “Kazanamaz herhalde. Kitaptan ne kazanılır ki!” (Dikkat etmişimdir: Okurları ona Yaşar Kemal der, kitaplarını okumadan tanıyanlar için ise o Kemal Bey’dir.) Yaşar Kemal’in para kazanamayacağından emin olarak içi rahatladıktan sonra da “Yahu” dedi, “Bizim birader biraz rahatsız. Ona bakacak bir İsveçli kız falan bulunur mu acaba buralarda. Alıp Türkiye’ye götürsek diyorum. Parası neyse veririz!” Bu yedek parçacı uzun süre aklımdan çıkmadı. Onu Türkiye’deki yüz binlerce insanın bir prototipi gibi gördüm hep. Adama bir öfke duydum. Orhan Pamuk’un aldığı büyük ödülü okuyunca duyduğum sevinçte bu öfkenin de payı olsa gerek. İyi ki Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve diğer yazarlarımız kitabın intikamını alıyorlar bu adamlardan. İyi ki yazıyorlar.