“Akşam alacası çökerken siyah giysili kadınlar, cıvıl cıvıl çocuklar kalamar çekiyorlar. Deniz, doğurgan bir kadın gibi bereketli. Sonbahar’da, rüzgarsız pırıl pırıl sularda orkinos avı başlıyor. Akdeniz’in Homeros’tan da eski bir ritüeli sürüp gitmekte.” Bu sözleri söyleyen dostum Bülent Korman; “Bizim kıyılardan on mil ayrıldığında deniz böylesine bereketli.” diyor. “Balık da var, deniz ürünleri de. Çoluk çocuğun attığı her olta dolu çıkıyor. Ama gelgelelim bizde kuruyor mübarek. Çünkü biz denize gerekli saygıyı göstermiyoruz. Doğanın ve canlıların uyumunu, barbar bir para hırsıyla silip süpürmekte üstümüze yok. Denizin dibini, tarayan ve bitkisi, balığı, böceğiyle bütün deniz doğasını, nükleer savaş geçirmişçesine yok eden sistemlerle denizlerimizi bitiriyoruz. Hem de Allah yarattı deme den. Karadeniz’den kopup gelen büyük balıkçı tekneleri deniz dibini kasıp kavuruyorlar. Böylece on mil ötemizdeki Yunan adaları balık kaynarken, Türk kıyılan kuruyor. Sahil Muhafaza’nın da bazı anlaşmalı teknelere izin verdiği iddialan dolaşıyor ortalıkta.
İnsanlığın para kavramıyla ilişkisi çeşitli bozulmalara, çıkar çatışmalarına, yol açtı ama belki de bizim kadar hiçbir ülkeyi çökertmedi. Biz Türkler’ in parayla ilişkisinde bir yanlışlık var. Ucunda para oldu mu neler yapmıyoruz ki? Yiyecekleri zehirleyip doğayı öldürmekten, denizleri kurutmaya kadar her türlü barbarlığın tek bir açıklaması var: Para! Daha çok kazanmak, daha fazla soymak! Bu gözü dönmüş insanlara dur diyecek hiçbir mekanizma yok. Asırlık ağaçlan kesip mahalle kuranlar da makbul vatandaş, akarsuları” zehirleyenler de, benzine su, kırmızı bibere kanserojen madde katanlar da! Çünkü hepsi para için yapıyor bu işi. Para kazanmak ise günümüzün en geçerli, en saygın ve en kutsal kavramı. İşin ucunda para varsa insanlık, doğa, sağlık, toplum yaranı gibi bütün kavramlar gözardı ediliyor.
Üzerinde yaşadığımız toprağı ve çevremizdeki denizleri biz yaratmadık. Biz Türkler’den milyonlarca yıl önce de buradaydılar. İnsanlığın ortak malı olan bu değerlere nasıl davrandığımız, bizimle ilgili uygarlık ölçüsünü oluşturuyor. Sen, yirmi-otuz yıl gibi kısacık bir zaman dilimi içinde, güzelliği dillere destan Boğaziçi’ni katlet, Haliç’i kokut, Marmara’yı öldür, Akdeniz’in Ege’nin dibini tarayarak bir tek canlı bırakma, şehirleri nefes alınmaz hale getir, ormanları yak, yerine beton cehennemler kur, sonra da dünyadan saygı bekle! Biraz haksız bir istek değil mi bu?
