Bir aydır dünya körfezi tartışıyor. Biz de öyle. CNN’i izliyorsunuz: Gün 24 saat bitip tükenmeyen bir heyecan. Ortadoğu’yla ilgili en sıradan gelişmeyi bile, Dünya Savaşı’nı duyurur gibi okuyan gergin spikerler. Bizim gazetelerde diken üstünde. Kriz haberleri ister istemez, önem sırasında birinciliği koruyor. Manşetler mutlaka krizle ilgili olmalı. Birçok gazetede, savaş sayfaları şimdiden hazırdır herhalde. Beklenen patlama bir türlü gerçekleşmiyor. Bu yüzden bir aydır manşetler birbirine benzemeye başladı. Bu arada bir sürü haber kaynayıp gidiyor: Araya giden önemli bir gelişme de Benazir Butto’nun görevden alınışıdı. Ortadoğu krizinin gölgesinde, hakettiği önemli yeri alamadı. Oysa bir İslam ülkesinde, modern bir kadın Başbakan, üzerine titremesi gereken bir umuttu. Ne yazık ki yaşatmadılar!
İlk taş… Saldırıyı kim başlatacak? İlk füzeyi fırlatacak olan kim? Bu konuda İsa’nın örneğini hatırlatmakta yarar var: Beline kadar toprağa gömülmüş günahkar kadının taşlanarak öldürülmesi demek olan ”Recm” töreninde İsa ” içinizde günahsız olan ilk taşı atsın” demişti. O gözü dönmüş erkekler için de, öldürmek istedikleri kadınla günaha girmemiş bir tek erkek çıkmamıştı. Irak’a silah satmamış, İran savaşında tek yanlı desteklememiş, Saddam’ın Halepçe’de siviller üzerinde giriştiği kimyasal katliam karşısında susmamış bir ülke aranıyor? Hangi ülke bu acaba?
Dokunmatik ölüm ve düğmeler… İnsanoğlunun içinde hem cinsini öldürmeye karşı doğal bir engel vardır. Bir insanın, bir başka insanı yok edebilmesi için, bir eşiği aşmış olması gerekir. Kitle öldürmelerine bu iki türlü olur: İnsan, karşısındakinin kendisine benzemediğini inanır. ” Onlar” kendisi gibi insan değildir. Beyazların zencilere, Amerikalıların Vietnamlılara ” maymun” vs. gibi adlar takmaları bundandır. İkinci yöntem de insanoğlunun, bir başka insanı, bir ” alet” aracılığıyla öldürülmesidir. Birisini elle boğarak öldürmek, bir tabanca tetiğini uzaktan ” tık” diye çeki vermekten çok daha zordur. Tabancayla öldürülürken, bilinçaltına yerleşen ” ben değil, alet öldürdü” rahatlamasıdır. Bir an düşünün: Eğer dünyada öldürücü silahlar hiç geliştirilmemiş olsaydı, bir tek ölüm aleti bulunmasaydı, cinayetler şimdiki sayılarla ölçülemeyecek kadar azalırdı. Üstün savaş teknolojisi öldürme işini öyle geliştirdi, öylesine ” rafine” hale getirdi ki, milyonlarca kişiyi bir anda yok etmek için sadece bir düğmeye basmak yeterli: Hiroşima üstünde uçarken hafifçe dokunulan bir düğmeden tutun da, nükleer savaşı başlatacak kırmızı düğmeye kadar. Ortadoğu’daki füzeleri de bu düğmeler ateşleyecek. Millerce uzaktaki, yüzünü görmediğiniz kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç insanı bir düğme dokunuşuyla küle çevireceksiniz. Çığlıklarını bile duymak zorunda değilsiniz. Gövdelerinden yayılan yanık kokusunu da. Oysa orada yaşamakta olan insanların da acıları, sevinçleri, umutsuz aşkları, pişmanlıkları, sarhoşlukları, ideolojik kavgaları, evlat sevgileri, ölüm korkuları var. Aynen siz gibi! Iraklı, Amerikalı, Türk, İngiliz… ne olurlarsa olsunlar, aynen size benziyorlar. İnsanların hayatı düğmelerle yok edilecek kadar ucuz. Gündelik hayatımızda öylesine düğmelerle çeviriliyiz ki: Televizyon, elektrik, müzik seti, asansör, hesap makineleri, bilgisayarlar, telefon tuşları… Düğmelerle iç içe geçmişiz, haşır neşir olmuşuz. Bu yüzden insanların kaderi, düğmelerle bağlanacak kadar hafife alınmamalı. Yıllar önce bir psikoloji bilgine, nükleer savaşı başlatacak olan düğmenin, bir insanın içine yerleştirilmesini önermiştir. Bu düğmeyi basmak isteyen yetkili, o kişinin göğsümü parçalamak zorunda kalmalıydı. Milyonlarca kişiyi öldürecek bir düğmeye basmak için, bir insanı elleriyle öldürmek kuralı. Soyut ölümü yaratmak için, somut bir cinayeti yaşamak. Bugünlerde, askeri stratejileri üretenleri, silah gücü karşılaştırmaları yapanları gördükçe aklıma geliyor: Çoğu, araba altında kalan bir kedi yavrusuna bakamaz. Merdivenden düşen çocuğun alnından kan fışkırsa bayılacak gibi olur. İyi ki de öyleler.
Körfez ve değişim… Birkaç hafta önce ” değişim Ortadoğu’yu da vuruyor” diye bitirmiştim yazıyı. Eğer Saddam Hüseyin bu işe değişim öncesi dünyada, soğuk savaş ortamında girseydi hesabı doğru çıkabilirdi. Doğu-batı dengesinde Sovyetler, Irak’ın yanında yer alır, dolayısıyla Amerika’nın eylemlerine büyük ölçüde kısıtlardı en azından destek olmaz. Amerika’yı uluslararası platformda zorlardı. Saddam’ın hesaplayamadığı şey bu oldu. Kendisiyle ve Orta doğuyla ilgili kaderin belki de Malta açıklarındaki zırhlı da çizilmiş olduğunu anlayamadı. Değişimi kavrayamayan, yeni tarihsel dönemi algılayamayan her kişi ya da her ülke gibi yitirmeye mahkum. Yalnız Saddam Hüseyin değil, Ortadoğu’daki bütün stratejiler ya global değişimi kavrayıp, ona göre davranacak ya da yok olacaklar. Bu günlerde Körfez’deki su dalgın gibi görünüyor ama hiçbir şey durmuyor yerli yerinde!
