Oldu oluyor derken kendimizi birdenbire savaşın eşiğinde buluverdik. Yıllarca konuşuldu, yazılıp : Ortadoğu’ya bulaşmayalım, taraf tutmayalım, o politik bataklığa sürüklenmeyelim. Ama sonunda oldu. Türkiye yalnız şimdi değil, önümüzdeki onyıllar boyunca da Ortadoğu’da “taraf” olarak kalacak. Galiba “tarafsızlığın” çaresi de yoktu. Irak krizi, dünyayı tarafsız kalınamayacak biçimde ikiye böldü. Ya Irak’tan yana tavır alınacaktı, ya da batı ittifakından yana. Asker gönderme bahane… Hükümeye verilen özel yetkide en çok “asker gönderme” bölümü tartışılıyor. Suudi Arabistan’a göndereceğimiz Anadolu çocukları ve oralarda dökülecek ” Mehmetçik kanı” üzerinde duruluyor. Oysa gönderilecek birkaç bin asker, sembolik bir değer taşıyor. Ne kimsenin bu askerlere ihtiyacı var, ne de bizimkiler o kadar hevesli. Bence yetki, cümlenin ikinci bölümünde yer alan, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasında izin verilmesi için alındı. Yüzbinlerce kişilik bir ordu içinde, birkaç bin kişinin sembolik olarak yer almasıyla ölçülemeyecek kadar önemli bir strateji bu. Birlikler, tanklar Güneydoğu’ya kaynıyor. Yakında büyük bir NATO tatbikatı var oralarda. Irak’ın kuzeyinde bir cephe açılması, en azından Suudi Arabistan cephesini rahatlatacak ve Irak kuvvetlerinin ikiye bölünmesine yol açacak. Böylece Irak bir sandviç gibi iki taraftan sıkıştırılacak. Saddam kimleri götürür… Cumhurbaşkanı’da söyledi. “Saddam kesinlikle gidecek.” Dünyada bir çok gazete, dergi yazarı ve politikacı da aynı görüşte: Bu krizin sonunda Saddam gider. İyi de acaba yanında kimleri götürür? Kriz. Amerika’nın çıkarları aleyhine sonu verirse Bush yerinde kalabilir mi? Bu büyük yığınağı ve harcamayı kongreye nasıl açıklar? Aynı durum, bütün liderler için geçerli. Kral Fahd, Kral Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Turgut Özal. Hepsi belli varsayımları doğru çıkarsa, çok daha güçlenecek ve iç politikada, yıllarca sürecek prestij ve destek elde edecekler. Düşündüklerinin tersi olur ve ülkeleri bu krizden yara alarak çıkarsa, koltuklarını korumaları çok zorlaşır. Dolayısıyla hepsi bir Saddam sınavından geçiyor. Musul… Önce kimse açıkça söylemedi. Sonra, “Olmaz canım, mümkün değil!” fısıltıları duyuldu. Şimdilerde “o rüya” , aşkını kendine bile itiraf edemeyen çekingen bir sevgilinin tutkusuna dönüşme yolunda. İş, Misak-ı Milli’nin tartışılmasından başladı: Misak-ı Milli’nin genel kavramına bakıldığında, Musul ve Kerkük’ün konumunda bir yanlışlık olduğu görülüyordu. Doğal sınırlar, o bölgenin de Misak- Milli içine alınmasını gerektiriyordu. Musul ve Kerkük bizden dalavereyle, İngiliz oyunuyla, başımıza sardıkları isyanlarla çalınmıştı. Böyle tarihsel argümanlara sığınmayanlar bile, bu zengin bölgenin elde edilmesi rüyalarına kaptırdı kendini. Türkiye’nin bütün çabası da Irak yönetimi devrildikten sonra, Musul-Kerkük bölgesinde oluşacak yeni statüde yer almak, bu oluşuma müdahale edebilmek yönünde gelişti. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin temel amacı Körfez krizinden çok, kriz sonrası Ortadoğu’daki oluşumları yönlendirebilmek… Buraya kadar her şey iyi. Ama usul usul Musul-Kerkük rüyaları görmek. Atatürk’ün çizdiği e İnönü’nün sürdüğü, geleneksel güvenli politikaya aykırı, tehlikeli bir tavır değişikliği. Böyle yüksek çıkarlı ve netameli bölgeler yüzünden çıkan anlaşmazlıkların kangren olup yıllarca sürdüğünü, savaşlara, gerginliklere ve terör ihracına yol açtığını biliyoruz. Türkiye’nin şu andaki durumu ise böyle gerginliklerle baş etmeye uygun değil. Bu tehlikeli fetih rüyaları yerine, var olan sınırlarımız içinde yaşayan Türk insanının daha onurlu, daha gelişmiş bir yaşama kavuşabilmesine çaba harcamak gerekiyor. Yaralı demokrasimizin, eğitim, sağlık, ekonomi, adalet gibi temel konulardaki ağırlaşan sorunlarımızın çözümü ” fetih ” değil. Kargaşa… “İmama kızıp oruç bozmak” deyimini bilirsiniz. Bugünlerde hep aklıma geliyor. Nedeni de şu: Nasıl reklamlar, her türlü sevgi sözünü anlamsızlaştırdı, tekrar ede ede içini boşalttıysa, bazı gruplar da öyle çok barış-özgürlük-insanlık söz etti ki tepki doğurmaya başladı. Hele bir de bu sözleri, Çavuşesku’yu savunmak için kullandıklarını düşünürseniz, tepkinin yoğunluğu daha kolay anlaşılabilir. Oysa bütün bu kavramlar o grupların malı değil ki… O kişiler kullanıyor diye, her şey tu kaka mı? İnsan hakları, özgürlük, eşitlik, demokrasi ve BARIŞ. Bunlar, yüzlerce yıl insanoğlunun onur kavramları oldu. Dönem değişti diye herkes Pantegon Paşası gibi mi düşünmek zorunda
