Son günlerde Batı basınının Türkiye’ye ilgisi arttı. Değişik ülkelerin televizyon ve gazeteleri röportaj yapmak üzere sık sık gazetedeki odama geliyor. Bana yönelttikleri sorular bitince, kameralar ve teypler kapatılıyor ve aramızda resmi olmayan bir sohbet başlıyor. Bu kez ben onlara Türkiye’nin dışardan nasıl göründüğünü soruyorum. Hiçbirinden içimizi ferahlatacak bir yanıt alamıyoruz. Hepsi de sözleşmiş gibi, Türkiye’nin çok zor günlere sürüklendiğini söylüyor. Uluslararası deneyime sahip politik yorumcuların ortak görüşü bu: Türkiye zor günlere doğru hızla yol alıyor. Üzerinde en çok durdukları konu ise kutuplaşma. Türkiye’deki ekonomik kriz zenginle yoksul arasındaki kutuplaşmayı artıracak diyorlar. Bir başka kutuplaşma Türk ve Kürt asıllı T.C. yurttaşları arasında yaşanıyor. 27 Mart’tan sonra iyice gündemimize giren bir kutuplaşma daha var: Kökten dinciliği ve laikliği savunanları kutuplaşması.

Türkiye böylesine kutuplaşmalardan nasıl sıyrılabilir? 60 milyon insanı bir “ortak duyu”da nasıl buluşturabilir? Soru bu! Hepimiz, toplumda günden güne artan gerginliği hissediyoruz. Bizi pençesine alan kaygı ortamı, bir baraj duvarı arkasında biriken tonlarca su gibi basıncını artırıyor. En iyimserlerimiz “Elle gelen düğün bayram!” tesellisine sığınıyor.

İsveç Televizyonu’nun Rapport programından gelen gazeteciler, benim yirmi bir yıl önce, 12 Mart döneminde İsveç’e iltica edişimin, aleyhimde kullanıldığını duymuşlar. “Doğru mu?” diye sordular şaşkınlıkla. “Ne yazık ki doğru!” dedim. “İyi ama” dediler “Başka ülkelerde insanlar, diktatörlük dönemlerinde direndikleri içi, uzlaşmadıkları için seçim kazanıyorlar.” “İşte bizde değişik oluyor!” dedim. İsveçli gazeteci “ Peki aydınlar sizi savundu mu? Sol gazeteler ne yaptı?” diye sordu. “Sol basın ve aydınların bir kısmı, benim hırpalanmama sevindiler” dedim. “Bazı dost yazarlar ise beni savundular.” “Anlamıyorum” dedi gazeteci. “Bir diktatörlükle uzlaşmış olmak suçtur. Direnmek değil. Fransa’da, Almanya’da , İsveç’te, Yunanistan’da hep böyle. Willy Brandt da aynı şeyi yapmıştı.” İsveçlilere ne cevap vereceğimi düşündüm. Bizim geleneğimizdeki sürgün ve kaçak Namık Kemal’leri, Jöntürk’leri düşündüm. Şu anda Türk basınında başyazı yazanların hangi suçlarla yargılandıkları aklıma geldi. Beni suçlayanların o dönemde nerelerde neler yaptığını hatırladım. Sonra kafalarını daha çok karıştırmamak için sadece; “ Ben de anlamıyorum” dedim. Ve bu gerçekti.