Zorlu fırtınalara dayanan, inanılmaz sertlikteki kış rüzgarlarını atlatan bir serüven bu. Gün olmuş; mercan kayalıklarına oturan gemisini tekrar yüzdürmek için çırpınmış, gün olmuş medeniyetle hiç karşılaşmamış olan yerlilerin oklarına karşı savaşmış. Ve bu zorlu uğraş sonunda inanılmaz büyüklükte bir coğrafyayı, ülkesi İngiltere’ye hediye etmiş. Keşfettiği koylara, dağlara, nehirlere, adalara, insan topluluklarına İngilizce adlar takmış, ve bunlar Cook’tan sonra bu adlarla bilinir olmuşlar. İngiltere’ye birçok koloni kazandırmış. Ve dünyanın bilinmeyen bölgelerini İngiliz kültürünün egemenliği altına sokmuş. Bir yandan da dünyanın hiç içilmemiş sularının, sarp kıyılarının haritasını ve suların iskandil derinliğini çıkarmış.

Kaptan Cook’u böylesine riskli serüvenlere iten ve kömür gemileriyle okyanus ötelerine atan duygu neydi acaba?Bazı insanlar paylarına düşen ömür dilimini miskinlik içinde geçirirken, o neden dolayı, rahat yatağında uyumak yerine kendini tehlikeden tehlikeye savurmuştu? Ben bunu “merak” kavramıyla açıklıyorum. Dünyayı, doğayı, denizlerin ötesini ve başka insanları merak etmek! Bilinmeyeni bilmeye duyulan sonsuz merak! Her büyük bilim adamının ve her büyük gezginin kanını tutuşturan o serralı duygu. Eğer Kaptan Cook ve Batı uygarlığını oluşturan diğerleri, böyle çılgın meraklarla donanmış olmasalardı, bugün bize doğal gelen birçok bilimsel icat ve keşiften yoksun kalırdık. İngiltere’deki sanayi devrimine yol açan da bu merak duygusudur, tıp alanındaki gelişmeleri sağlayan da, senfonileri yaratan da. Bugün bütün dünya internet ağıyla birbirine bağlanıyorsa, yine Batı kültürünün yeni Kaptan Cook’ları yani Bill Gates’leri sayesindedir.

Bu öylesine derin bir meraktır ki; yöresel siyasi dedikoduları aşar, kişisel vıdıvıdıları katlayıp bir kenara koyar. Eğer Kaptan Cook, uzak diyarları merak edip gemisine atlamak yerine Londra’daki siyasetçilerin ne giydiği, ne dediği ve ne yediğine takılsaydı, insanlığa toplu iğne başı kadar yarar sağlamamış olarak ölecekti. Eğer Einstein “izafiyet teorisi” yerine, dönemin yıldızcıklarının yanında görünme merakına kapılsaydı, ömrünü telef etmiş olacaktı. Bu soylu adamların yüreğinde yanan ateş onları evrenin bilinmezlerini merak etmeye zorladı ve insanlığa adım attırdılar.

Kaptan Cook’un denizlerde dolaştığı dönemi, yani 18. yüzyılı düşünüyor ve aynı yıllarda Osmanlı’nın nelerle uğraştığını hatırlayıp kederleniyorum. Birbirini yiyen saray adamları, göze girenlerle gözden düşenlerin sonsuz gelgiti, Padişaha yakın durup bir mansıp kapmak için çırpınan kalem erbabı, medreselerde yetersiz eğitim ve kendi içine kapanmış, kendisini dünyanın merkezi sanan, yecüc mecücleri tartışan bir münevver grubu.

Sahi şimdi durumumuz nasıl?