Eskiden Almanya’ya çok yolum düşerdi. Orada, irili ufaklı şehirlerde, kasabalarda yaşayan Türkleri görürdüm. Geçim belası uğruna yolu Almanya’ya düşmüş olan Türkler, bulundukları şehrin belediyesinde ya da işçi bulma kurumunda çalışan Almanları çok önemli kişiler yerine koyardı. Bir sergide ya da açılışta sizi tanıştıracakları Alman yerel yetkiliyi öyle bir allayıp pullarlardı ki sanırsınız ya Büyük İskender çıkacak karşınıza ya Kleopatra. Sonra gele gele bira göbekli, hayat yılgını Herr bilmem kim ile beyaz tenli, mavi damarlı geçkince Frau bilmem kim çıkardı. Nedense bunların hepsi de orada yaşayan Türklere karşı sonsuz bir şefkat duygusu içinde olur ve yüzlerinden gülümsemeyi hiç eksik etmezlerdi. Çevrelerinde pervane olan Türkleri, zavallı sakat evlatları yerine koyan bir anaç, koruyucu tavır sezilirdi hepsinde. Ne yapalım der gibilerdi; evlat bu, atsan atılmaz, satsan satılmaz! Çaresi yok, kaça mal olursa olsun, allem kalem bu insanları kendi kültürlerine kazandıracaklardı. Bu yüzden ellerindeki “multi-kulti” fonlarını çarçur eder; kasaptan ressam, maden işçisinden şair, siyasi militandan filozof yaratmak için çabalar dururlardı. Kendi hayat dramları içinde yuvarlanıp giden bu zavallı Almanlar, kendilerinden daha da zavallı olarak gördükleri Türklere şefkatle bağlanırlar ve zaman zaman adalet duygularını tatmin etmek için olsa gerek, yaz tatillerinde onların Anadolu’daki köylerine giderlerdi. O köylerde kaskatı kesilmiş oksidental bacaklarını kıvırarak bağdaş kurabilmek için sonsuz bir çaba içine girer, köy ahalisinin önlerine sürdüğü yemeklerin hangisini önce yiyecekleri gibi kültür geliştirme faaliyetleri sürdürürlerdi. Ben de -ne yalan söyleyeyim- bu insanlardan nefret ederdim. Ne Türkiye’yi, ne Türk edebiyatını, ne tarihini, ne uygarlığını bilen bu cahil Almanların kendilerini yarı tanrı gibi görerek çevrelerinde kendilerine hayran Türkler beslemelerini içime sindiremez, gençliğimde bunlarla hep kavga ederdim. Zaman geçti; duruldum oturdum ve bütün kavgalarım gibi bu kavgadan da vazgeçtim. Hani tarlada çalışan oğlan “buba uçak geçiyor!” demiş de babası “oğlum elleşme geçsin varsın…” cevabını vermiş ya; yıllardır buna benzer bir ruh hali içindeyim. İnsancıkların başarı, böbürlenme, “Ben daha üstünüm” kavgaları beni ilgilendirmiyor artık. Ama Almanya’nın şu haline bakıp, zaman zaman “ibret al deli gönlüm” havasına girdiğimi de saklamam gerekmiyor elbette. Adenaur’ların, Brandt’ların Almanyası’nı idare eden, halim selim ev kadını iftarzede Merkel’in bile altından kalkamayacağı kadar ağır sorunlar yüzünden giderek halden düşüyor fukaralar. Geçim sıkıntısından gözlerini açamadıkları için artık multi-kulti numarasıyla, Kreutzberg merhametiyle, getto muhabbetiyle uğraşamıyorlar. Dolayısıyla Almancı entegrasyon sanatı giderek yok oluyor. Ancak hâlâ “en altta” olmayı içine sindirenlere ekmek veriyorlar. Yakında bu da biter.